Yaşadığımız hayattaki her bir şeyden kendimize pay biçerken ister istemez duygularımızı arka planda tutup mantığımızla yok alırdık. Bunu bilinçli olarak yapsak da farkına varmazdık, sadece alışkanlık derdik ama aslında tüm her şey bundan daha da karmaşıktı.
Bir insan ruhsal olarak duygularına sahipken duygularıyla yaşamayı öğrenmesi çocukluğunda başlardı. Onlarla büyür, her türlü olayda kendini duyguları ile ifade ederdi.
Ta ki o duygularından birisi ona ihanet edene kadar.
Acıyı gerçek anlamda hissettiği o ilk anda yaşadığı yıkımla birden mantığını ön plana çeker ve kendini koruma altına alırdı. Haklıydı da. Kim acıyı çekmeyi severdi? Kim acı çekeceği yerde dururdu ki?
Peki ya bu acı mantığımıza sığınacak kadar acı mıydı?
Mantığımız bize her zaman daha doğru gelirdi, evet, ama bu onun bizi yıpratmayacağı anlamına gelmezdi. Her daim ona sığınsak da acı bu sefer yerine daha kötüsünü bırakırdı; Hissizlik…
Aynı akıl ve kalpte olduğu gibi birbirine zıt bu iki şey de birbirlerinden beslenirlerdi. Hissizlikten kurtulmak için acı çekmek gerekirken, acı çekmekten kaçmak için de hissizleşirdik.
