Belki Sözüm Vardır

Şehrin en beğenilen piknik alanı bile fırtınalı havada kimseden ilgi görmez.

Çok ortada kaldım, kimi ana karakter yapsam? Birini yapsam ötekinin kalbi kırılır. Atmayan kalbi… En iyisi rüzgarla sallanan ağacın tepesinden, kuşlarla beraber izlemek onları. Onları ve inandıklarını…

Kim bir akşam üstü sokak köpeklerinin bile saklanacak yer aradığı bu rüzgarlı havada uçuruma gelir? Uçurum dediysem, korkunç bir resim canlanmasın gözünüzde, yukarısı piknik alanı aşağısı deniz. Şu an üstünde olduğumuz ağaç ise ortada bir yerde. Bu havada buraya kimin geleceği sorusuna dönecek olursak, aslında çok kişi gelebilir. Kalbi kırıklar, özleyenler, kaçıp uzaklaşmak isteyenler…

Ama hayalciler de gelebilir. Bu ismi kendim bulduğumu itiraf etmeliyim. O kadar az hayal kuran insan gördüm ki onlara ne denir bilmiyorum. Hani şu boş zamanlarında hayal kuranlara, dışarıdakiler ya da benim gibi ağaçların tepesinde duranların deli diye adlandırdıkları kişilere… Böyle havalarda hep en az bir tane gelir buraya. Sebebiyse genelde onun peşinden gelir.

Hayalci mi demiştik, ah işte bir tane geliyor.

Görüyor musunuz, daha gelişinden anladım hayalci olduğunu. Gözlerimin süper iyi görüş gücü sayesinde değil, görünüşü ve bakışları sayesinde anladım. Bakın, uzun renkli bir elbise giymiş, üstüne de aceleyle bir kaban geçirmiş gibi. Hayalcilerin saçlarını hep sevmişimdir, genelde upuzun olurlar. Şimdi gelenin saçı da öyle, upuzun ve sarı. Ayrıca ayaklarında ayakkabı yok, çorap var ama ayakkabısı yok. Belki giymek için bir sebebi de yok. Şaşkın şaşkın etrafa bakıyor.

Biraz daha yaklaştı bize. Dur bakayım, bize değil uçuruma yaklaşıyormuş meğer. Denize yakınken rüzgar daha sert eser, o yüzden saçları uçuşmaya başladı şimdi. Tüm teller birbirine girdi, darmadağın oldu. Gerçi evden çıkarken taradığını sanmıyorum ya, neyse. Rüzgar esiyor, bulutlar kirli bulaşık süngerleri gibi kararmış, ama henüz yağmur yok. Biraz daha yaklaştı sonsuz suya. Başını aşağıya eğdi biraz, suya el sallıyor. Geldiğini haber mi veriyor dersiniz?

Kız elinde getirdiği battaniyeyi terk edilmiş piknik alanına sererken başka birisi giriyor görüş alanıma. Şaşırıyorum çünkü gelen hayalci değil. Elleri ceplerinde sakallı bir adam geliyor. Dedik ya kalbi kırıklar da gelebilir bu havada. Yargılamıyorum, bir günde iki hayalci uçuruma ağır gelirdi zaten.

Adamın elleri siyah kalın montunun ceplerinde, bir de bere geçirmiş kafasına. Ayağında yepyeni fakat sırılsıklam botlar… Zaten eğilmiş soğuktan kambur duruyor. Üşüyeceksen neden geldin be adam? Kusura bakmayın, yorum yapmıyorduk değil mi? Kendimi hayalcilerin tarafında gördüm birden, taraf tutmuyorum yanlış anlamayın.

Adam da bize yaklaşıyor. Hem de şaşkın şaşkın. İşe bak, bugün herkes bir şaşkın. Yine yanıldım, bize değil uçuruma yaklaşıyormuş. Az öne gelip şuradaki kadın gerçek mi yoksa hayalet mi diye bakıyor. Donakaldı. Niye böyle şok oldun, hiç hayalci görmedin mi? Pardon, taraf tutmadığımızı söylemiştik. Adam nasıl olsa kimsenin burada olmayacağını düşünerek gelmişti buraya ama yalnız kalamadı şimdi. Kendi derdini unuttu çoraplarıyla gelen kadının sırrını merak etti. 

“Siz neden bu saatte buradasınız, hanımefendi?” Kadın önce anlamadı kendisine seslendiğini. Sonra cevapladı, 

“Saatte bir yanlışlık yok diye düşünüyorum. Benim saatle işim olmaz ki.”

“Peki ama neden buradasınız? Üstünüz ince, ayrıca ayakkabılarınız da yok.” Kadın karanlık sulara bakarak samimi bir cevap verdi,

“Deniz zor bir akşam geçiriyor. Onun yanında olmalıyım.” Adam ilk halinden daha şaşkın, şimdi kadının zihinsel problemleri olduğunu düşünüyor,

“Gelin, hanımefendi. Şurada bir kafeye girelim. Yoksa sizin sağlığınız için de iyi olmayacak.” Aklından kafedeyken yetkilileri arama fikri geçiyor. Ne için gelmişti uçuruma nelerle uğraşıyorum diyor.

“Sular ayakkabılarımı aldı. Benden aldığıyla ona gelirsem bu nankörlük olur.”

“Ayakkabılarınızın denize düştüğünü mü söylüyorsunuz?” Bir esinti daha geçti kadının saçları arasından. 

“Sular çok şefkatli efendim, bana bir çok şey bağışladılar. Şimdi ise benim bu uçuruma sözüm var.” Soğuktan yüzü kızaran gıcık adam kadının söyledikleri karşısında ne söylemesi gerektiğini bilmediğinden susmayı tercih etti. Yetkilileri arama fikri aklından tamamen çıkmış değildi. Kadınla dalga geçmeye başlamayı düşündü.

“Ne sözünüz varmış sulara? Belki yardımcı olabilirim.”

Kadının gözleri büyüdü. Adama dehşetle baktı, “Lütfen sözlerinize dikkat edin. Eğer o duygusuz siyah giyimli adamlar burada olsaydı, bu sizin için iyi olmazdı.”

“Kimden bahsediyorsunuz? Hiç anlamıyorum.”

Kadın halsizce konuşmayı sürdürdü, “Onlara polis deniyor, beni sulardan ayıran polisler. Kalpleri ve giysileri siyah adamlar, uçurumu tüm sevdiklerinden ayırırlar.”

Adam ‘Şimdi anladım…’ manasında mırıldandı. Hayalci kadının denize atlamaya çalıştığını ama yetkililerin ona zamanında ulaşıp, kadını son dakikada kurtardıklarını düşündü. Kendinden çok emindi, bu olay böyle olmuştu. Ayrıca kadın o gün suya atlamayı başaramadığı için, şimdi bu fırtınalı gecede sözünü tutmak istiyor diye düşündü. Kadının garip konuşma tarzını çözdüğünü düşündü, bunun için içinden izlediği gizem filmlerine teşekkür etti.

Halbuki hiçbir şey bilmiyordu ki ! Zavallı, kadının ne demek istediğini çözdüğünü düşünmesi acınasıydı. Kadın ise adamın kendisini anlayıp anlamadığını kesinlikle umursamıyordu. Dizlerini karnına çekmiş, rüzgarla kavga eden dalgaları izliyordu.

“Ne gibi problemleriniz var? Ailevi mi? Hayatınızdan mı nefret ediyorsunuz?” Aklınca kadının derdine çözüm bulabileceğini düşünüyor. 

“Hayır, tüm problem insanlığa ait.”

Şimdi ise kadının insanlardan nefret ettiğini düşünüyor. Bir soru sormasa da rahatlasa hayalci… Kadın ayağa kalkıyor, çıplak ayaklarını uçurumdan sarkıtıyor,

“Çok coşkun bugün sular, ayaklarımı gıdıklıyor.”

“Aslında kıyıya sert çarptıkları için buraya kadar yükseliyorlar sadece.”

“Efendim eğer sizin de benim gibi bir sözünüz yoksa beni rahat bırakabilir misiniz acaba?” İşte beklediğim cümle. 

“Kusura bakmayın ama eğer aşağı atlarsanız ambulansı aramak için buradayım. Polislerin gelmesi kim için kötü olur bilemem. Lütfen kıyıdan uzaklaşın.”

Kadın oldukça derin bir iç çekişin ardından bir süre susuyor. Tam o sırada adamın telefonu çalıyor. Adam bir ekrana bir önündeki kadına bakıyor şimdi. Arada kaldı, gitsem mi kalsam mı diye. Ağacımdan ve uçurumdan uzaklaşıyor ama tam kaybolmuyor. Bir gözü hala kadının üstünde.

“Şefkatli sular… Biliyorum siz herkesi seversiniz de herkes sizi sevemez. Sevseler gelmezler mi bu fırtınada yanınızda olmaya? 

O günü iyi hatırlıyorum. Ben daha küçükken, karşı kıyıda piknik yapıyorduk ailemle. Sonbahar rüzgarlıydı. Rengini bilmem ama bir uçurtmam vardı. Çok büyüktü, küçük ve cılız halimle çok uğraşmıştım onu uçurmak için. En sonunda havalandığında ailem sergiye oturmuştu. Sepetler açılmış, yemeğe başlanmıştı. Sevmiyordum yemek yemeyi, zaten zar zor uçurabildiğim uçurtmamı bırakmak istemedim. Rüzgar çekti ben takip ettim.

Ben ipini bıraktıkça daha çok çekti rüzgar. Ayaklarımın kısa kısa yerden havalandığını hatırlıyorum. Kimse yoktu etrafta, sofradan uzaklaşmıştım. Uçuruma geldiğimi ise sert rüzgar sırtımdan vurunca anlamıştım. Karşı kıyı. Buradan göremezsin, uzaktır. O gün kısacık uçtuğumu hatırlıyorum. Arkamda uçurum, ayağımın altında sular, elimde uçurtmanın taşlaşmış halatı varken aşağı süzülüyordu bedenim. Gerçekten uçmuş muydum acaba?

Uyandığımda bu taraftaydım. Sular canımı bağışlamıştı. Sular getirmişti beni buraya, geri dönsem ayıp olurdu.”

Hayalci oturduğu yerden kalkıyor. Hava durgunlaşmaya başlıyor, fırtınadan ince ince çiseleyen yağmur kaldı sadece geriye. Kadın çoraplı ayaklarıyla geldiği toprak yoldan geri dönüyor. Adam ise hala telefon konuşmanın derdinde. Hem kafasını dinlemeye gelmiş hem de telefonunu yanında getirmiş, şuna bak!

Neyse… Hayalci kayboluyor görüş açımdan. Kim bilir, belki sulara atladığını düşünüp birazdan gerçekten ambulansı arayacak bu adam.

Yorum bırakın