Daha dokuz yaşındayken koşa koşa gittiğimiz parkta arkadaşlarımla ayrılırdık. Hepimiz farklı farklı oyuncaklara binerken benim favorim her zaman salıncaklar olmuştu. Kendi kendimi sallamaya çalışırken ayaklarımı bir geriye bir ileriye uzatırdım. Bedenimin rüzgardaki hafifliğini hissedene kadar hızlanmaya çalışırken aslında amacımın önümdeki ağacın yapraklarına uzanmak olduğunu fark etmemiştim.
Her sallanışımda ayaklarımı daha da ileriye uzatırken o yaprağa değmeye çalışır ama bunu başaramayacağımı bilmezdim. Çünkü o ağaç gerçekte gökyüzündeki kadar yakın olmazdı hiçbir zaman.
“Hey! Ne yapıyorsun orada?”
Aşağılardan gelen sesle dikkatim tamamen dağılırken üzerinde bulunduğum ince dalda dengemi kaybederek daha yeni sulanmış çimlerin üzerine düşmüştüm.
“İyi misin?”
Üzerime giydiğim sarı papatyalı mavi elbisem ıslanırken dikkatlice ayağa kalktım. Karşımda düşmeme sebep olan insan bana endişe ile bakarken omzundaki havluyu aceleyle elleri arasına alıp bana uzatmıştı. Anlamayan bakışlarım gözlerine dönerken kendini açıklama ihtiyacı hissetmiş olmalıydı.
“Düşmene sebep olmak istememiştim sadece iki haftadır elmalarımızı çalan kişi olabileceğini düşündüm.”
Elleri arasındaki havluya uzanmadan başımı sallarken dala astığım içi elma dolu olan çantamı ona uzattım.
“Elmalarınızı çalmıyordum. Bahçenin sahibi olan kişi oğlunun bacağında sıkıntı olduğundan dolayı benim toplamamı istemişti.”
Gerçeklerin ağırlığı altında dediklerimle kısa süreliğine sessizliğe bürünürken yüzünde anlık bir acı belirmişti. Ama bunu saklamakta o kadar yetenekliydi ki elimdeki çantayı alırken havluyu da omuzlarıma bırakmıştı.
“Ah, haberim yoktu bundan.”
Kafamı belli oluyor dercesine sallarken gülümseyerek elimi uzattım ve adımı söyledim.
“Dehliz”
Aynı şekilde elimi sıkarken adımı sessizce tekrar etmişti.
“Gökhan”
“Memnun oldum, istersen elmaları götürmende sana yardım edeyim. Daha bunun gibi peş torba daha var çünkü.”
Gülerek eliyle bana yolu gösterirken havluyu omuzlarıma iyice sarmıştım. Esen rüzgarın içimizi huzurla doldurduğu bu güneşli havada hasta olmak isteyeceğim en son şeydi.
“Babamla nereden tanışıyorsunuz?”
Yolun yarısına geldiğimiz vakitlerde sorduğu soru ile gülümsemem büyürken mola amaçlı durduğumuz çitlerin önünde elimdeki yarım elmadan bir ısırık daha aldım.
“Ben doğduğumda annem çok fazla kan kaybettiği için doğum sırasında vefat etmiş. Bu yüzden beni babana emanet etmişler.”
“Neden benim babama seni büyütmesi için veriyorlar ki? Kendi baban nerede?”
Acı tüm bedenime hücum ederken yutkunarak uzanıp yerdeki poşetleri parmaklarım arasına aldım.
“Babam annemin ölümüne dayanamayıp kendisini odasına kapattı. Dışarıdan bir yardım almayı da istemedi ve bu süreçte beni görmeye bile gelmedi. Ben beş yaşındayken de dedem babamın artık beni hatırlamayacağını çünkü hastalandığını söyledi. Bu yüzden babalar hakkında konuşmayı bırakıp yola devam edelim.”
Gözlerimden birer birer damlalar düşerken son sözcüklerimi ekledim.
“Ne de olsa bu sefer de beni hatırlamadın!”
