Ah işte yine geldiler, apartman boşluğunda yankılanan seslerini duyuyorum. Sinsi adımlarla kapıma doğru yaklaşıyorlar. Çok vaktim yok her şeyi saklamalı. Ne diyordu dün okuduğum kitap; “Her şeyi, her şeyi, bilhassa ruhumu hiç bulunmayacak yerlere saklamalı.”*
Bende mi saklasam ruhumu, sahi ben nereye koydum yarım bıraktığım kitabımı. O kitabı bitirmeden saklamak istemiyorum. Ayak sesleri kapıma gelene kadar bitirebilir miyim? Güneş doğuyor. Güneş bugün biraz daha geç doğsa ne olurdu sanki. Loş ışıkta kitap okumak istiyorum. Ayraç niyetine kullandığım takvim yaprağı masamın üstünde, e peki kitabımı nerede bıraktım ben?
Vaktimi harcadığım şu işlere bak, şimdi sırası mı kitap okumanın, güneşe şiirler yazmanın. Şiir yazmak demişken, şair olmak isterdim. O zaman sadece güneşe değil tanıdığım herkese şiirler yazardım. Gördün mü yine dağıldı düşüncelerim, toplamak lazım.
Mutfak tezgahında yarım bıraktığım kekim duruyor. Bunu da saklasam mı? Sahi ben neden bir anda her şeyi saklama telaşına girdim. Sanki bu ayak seslerinin üst komşunun erkenden okula giden oğlu Fuat olduğunu bilmiyorum. Biliyorum efendim, gayet de iyi biliyorum. Ama 62 buçuk yaşındaysanız ve tek yaşıyorsanız kendinize böyle eğlenceler bulmanız gerekiyor.
Evet, 62 buçuk. Hani çocuklar için çok önemlidir ya yaşlarındaki o “buçuk”, bende önemli buluyorum. Böyle küçük oyunlar olmasa tamamen yaşlanırım. İşte bu yüzden genç kızlar gibi aşk romanları okuyorum hala, hem de loş ışıkta. Bu küçük tuhaflıklarım olmasa aynada göründüğüm kadar yaşlanırdım, ki bu hiç de hoş olmazdı.
Hani o takvim yaprağı vardı ya, ayraç niyetine kullandığım. İşte o kağıt parçası da ele veriyor yaşlılığımı. 1987 3 Haziran Çarşamba. Bu kitabı ilk o zaman okumuştum, elime de takvim yaprağı geçmişti koyuvermiştim ayraç niyetine. Şimdi aradan kaç yıl geçti, kitabı açınca öylece kucağıma düşüverdi. Ben de dedim ki, madem ilk okuduğumda bu kağıt parçasını kullanmışım, yine kullanayım. Eski eşyalara tutkum ele veriyor yaşlılığımı.
Köşede duran eski radyo mesela, açmayalı uzun zaman oldu. Açsam hangi kanal açılır bilmem. Benim şarkılarımı radyolarda çalmayı bıraktıklarından beri radyo dinlemiyorum. Ama bu ağır ve hantal aleti atmaya da kıyamadım, kaldı öyle bir köşede.
Sahi düşününce ne kadar da eski tüm eşyalarım. Ama hiçbiri benim kadar eski olamaz. Kendi kendimle dalga geçip gülmek ne de iyi geliyor. Böyle oyalıyorum işte kendimi evin içinde.
Akşama pazara gitmem lazım, yanıma bizim kızlardan birini mi alsam. Laflara bak laflara, koca koca kadınlardan “kızlar” diye bahsediyorum. Ah ah, ama biz de bir zamanlar güle oynaya çarşıya inerdik. Şimdi de pazara gidiyoruz işte.
İnsan evde tek olunca, kendisiyle de iyi anlaşınca da böyle çenesi düşüyor işte. Kendi kendimle böyle uzun uzun konuştuğumu bilse ne der doktorum. Zaten 3 vakit aldığım 3 farklı ilaç yetmezmiş gibi yeni bir ilaç daha yazar bana.
Neyse hiç açmayalım şimdi bu doktor konusunu, zaten o kadar çok sık gidiyorum ki doktora ve doktor o kadar çok ilaç yazıyor ki. E öyle olunca haliyle eczaneye de sık gidiyorum. Bu böyle devam ederse doktor ve eczacıların arasındaki o şifreli yazıyı bende okumaya başlayacağım.
Kapının önünde yine ayak sesleri dolanıyor …
*Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna kitabından alıntı.
