Son Ritüel

Danışmada oturuyorum. İlk günümdü stajyer olarak. Bana eşlik edecek çalışanı bekliyorum. Nöbet listesinde adını gördüm, Nalan’mış. Nasıl görünüyordur ki ismi Nalan olan birisi diye düşünürken kapı açıldı. İçeri orta yaşlı bir kadın girdi,

“Günaydıın,” danışmaya geldi esneyerek. “Yeni stajyer sizsiniz değil mi?” 

“Evet benim. Sen diye de hitap edebilirsiniz.” dedim ama keşke demeseydim. Ben, benden büyüktür diye öyle dedim. Ya yanlış anlarsa ya da kendine yaşlı dediğimi sanırsa?

Sanırım fark etmedi dediğimi. “Tamam önlüğümü giyiyorum sekizi beş geçe başlarız ortalama.” Kadınlar için olan soyunma kabinine gitti. Hala danışmada bekliyorum.

Açık pembe steril kıyafetiyle geldi. Yakasında Nalan yazan kartıyla danışmaya oturdu. Bilgisayarı çalıştırdı. “Senin kartını da bugün çıkartırız.” dedi. Bir şeylere baktı bilgisayarda, ben görmedim. Saat sekizi beş geçiyordu. 

“Şimdi beni takip et,” kalktı. “Önce üst katta kalanları göreceğiz. Senden 92 yaşında bir kadının bakımını yapanı isteyeceğim.” Danışmadan sonra etkinlik odalarını geçtik. Üst kata çıkmak için asansöre bindik. Uzun beyaz koridor boyunca yürürken yapmam gereken şeyleri dinledim.

“Genel olarak tüm yaşlıları önce uyandırıyoruz. Kişiye bağlı olarak bazısının lavaboya gitmesine yardım edip bazısının yattığı yerden temizlenmesini sağlıyoruz. Çoğu her sabah yatağında kuru duş aldırılıyor, daha sonra giyinmesine yardım ediliyor ve kahvaltı için aşağı indiriliyor. Tabii kahvaltısı yatağına gelen yaşlılar da var.” 

Nalan’ın konuştuğu ve benim anladığım kadarıyla huzurevinde her yaşlıya farklı muamele ediyorduk. Bazısı hastaydı bazısı sağlıklı, bazısı onu yiyemiyordu, bazısı bunu, kimisi kendi yıkanabiliyor, kimisi elini bile silemiyordu. Başlangıç için sadece bir kişiden sorumlu olacağımı duyduğumda içime biraz su serpilmişti. Biraz daha yürüdükten sonra duvarları resimlerle süslü koridorun sonuna gelmiştik. Nalan kapıyı tıklattı,

“Bazen zaten uyanmış oluyorlar, korkutmamak için kapıyı tıklamanız lazım.” Tam içeri giriyorduk ki aklına aniden bir şey gelmişçesine durdu ve kapıdan uzaklaştı. “Az kalsın söylemeyi unutuyordum! Şimdi odasına gireceğimiz Lale Hanım bazı konularda oldukça hassas.”

“Ne gibi?”

“Şimdi iyi dinleyip not almanız lazım, başlıyorum: öncelikle odaya ilk girdiğinizde ona selam verip odadaki lavaboya toparlamanız lazım, çoğu zaman zaten dağınık olmadığını göreceksiniz ama yine de bir şeylerin yerini değiştirmelisiniz. Sonra yürüteci alıp yatağın sağ tarafına getireceksiniz. Lale Hanım ona tutunarak aynaya yürüyecek ve yüzünü yıkayacak. O yüzünü yıkarken siz o gün giyeceği kıyafetleri dolabın üst rafından indirip yatağa koyacaksınız. Yüzünü yıkayıp kendi yürüteçle yatağa oturunca giyinmesine yardım edeceksiniz. Sonra ona şifonyerin üstündeki takıları verip, perdeyi açmaya gideceksiniz. Takıları taktığı zaman yatağın pencereden tarafa oturmasına yardım edip, son olarak saçını tarayacaksınız. Sonra beraber asansöre binip yemekhaneye inebilirsiniz. Yalnız dikkat edin Lale Hanım sabah ritüelleri konusunda çok hassastır.”

“Ritüel mi?”

“Evet,” dedi Nalan az sonra açacağı kapıya bakarak, “Kim bilir ne düşünüyor…” Ardından kapıyı açtı, beni Lale hanıma tanıttı ve gülümser bir yüzle vedalaşıp beni odada bırakıverdi. Ben de Lale Hanım’ı selamlayıp birkaç saniye önce bana verilen görevi – özellikle sırasına dikkat ederek – yerine getirmeye çalıştım. Yatağında oturup yüzüklerini takarken Lale Hanım’ın kıpkırış olmuş çok açık renkli yüzü ara sıra bana dönüyor, yeni olduğumu ve işleri yarım yamalak yaptığımı tekrar tekrar yüzüme vuruyordu sanki. Saçları yüzünden de beyazdı. Eski bir boyanın izleri hala aralarda kendini gösterse de doğalarına karşı çıkmayan saç telleri perde henüz açılmamış olmasına rağmen resmen parlıyordu. Bunu fark ettiğimde aklıma perde geldi ve açmak için yatağın diğer tarafına yöneldim. 

Leyla Hanım sanırım çok konuşkan değildi. Asansörde inerken, yemek masalarına geçtiğimizde, hatta Nalan tekrar yanımıza gelip onunla havadan sudan konuşmaya çalıştığında bile bir kaç heceden fazlasını duyamamıştım. Huzurevine geldiğimden beri yaklaşık dört saat geçmişti, diğer çalışanlara kısa bir yemek molası yapacağımı haber verip huzurevinin bahçesine çıktım. 

Lale Hanım’ın ne düşündüğünü kim bilir? demişti. Bir şeyler düşündüğü kesindi, evet, konuşmuyordu ama bakışları hala canlıydı. Olayları takip edebiliyor, yavaş hareketlerle de olsa aydınlık yüzünü ve açık renk gözlerini ilgisini çeken kişiye dönebiliyordu. Böyle biri ne düşünürdü? Ne için her sabahını kendince bir ritüelle başlatır? 

“Ne amacı var ki yaşamasının?” diye düşündüm. Kalan hayatına kendince bir anlam yüklemek için, özelleştirmek için böyle bir yönteme başvurmuş olmalıydı. 

Parkın diğer ucundan yavaş yavaş bana doğru yaklaşan bir müzik sesi vardı. Önce o uzaklıktan şarkıyı çıkaramadım, tekerlekli sandalyeyle olduğum tarafa doğru gelen yaşlı adamı ve bacaklarının üstüne koyduğu radyoyu gördüm. Biraz daha yaklaşınca şarkının sözlerini duyabildim,

“Memleket mi, yıldızlar mı,

Gençliğim mi daha uzak…”

Adam beni görmemiş gibiydi, güçsüz kollarıyla tekerlekli sandalyesini ilerleterek önümden geçti gitti. Bir taraftan çatlak sesiyle şarkıya eşlik ettiğini tam önümden geçerken duyabilmiştim. Geçirdiğim en hareketsiz staj günlerinden biriydi.

Saatimi kontrol edince yeniden içeri girmeye karar verdim. Danışmanın önünden sağa döndüm. Zemin kattaki etkinlik odaları yaşlılarla doluydu. Bir köşeden bakınca okula gelmiş çocuklar gibiydiler. Yalnız bazısı köşede tavla oynuyor, bazısı örgü örüyor, kimisi de televizyon izleyip uzanıyordu. Lale Hanım’ı o odada göremedim. Önce etkinlik odasında yeni yaşlılarla tanıştım. Hal hatır sorduk birbirimize. Bazısının aklı yerinde değildi. Sorumlu olduğum Lale Hanım’a gitmeden önce bir istekleri olup olmadığını sordum. Odadan çıkarken tesadüfen duyduğum bir dialog bir an çok komiğime gitmişti,

“Mustafa Bey, Ayşen Hanım bayadır uğramıyor buraya, son zamanlarda nerdedir acaba?”

“Aman Fatih! Ne komiksin, bir hafta önce cenazesi oldu ya!”

Yorum bırakın