Bir dakika, bir dakika. Bu evde bir terslik var. İçinde hala yaşayanlar var gibi ama kimse yok. Eve aylardır giren olmadığı belli. Ama evde taşınmaya dair hiçbir iz yok. Raflar dolu, yarım bırakılmış kitap yatağın üstünde duruyor, mutfak masasındaki sürahi bile hala dolu. Neler olmuş bu evde?
Kendimi bildim bileli evlerin camlarından, balkonlarından, komşular kapı önü muhabbeti yaparken kapının arasından yada banyolardaki küçük havalandırma deliklerinden evlere giriyorum. İnsanlar beni göremiyorlar, esintiler görülemez zaten. Çoğunlukla hissetmiyorlar bile. Bazen diğer esintilerle birleşip rüzgar oluyoruz, işte o zaman yakalarını sıkıca kapatıp ellerini ceplerine sokuyorlar.
Çok fazla evin içinde estim bugüne kadar. Şair evlerine girip kağıtların arasında dolaştığım çok oldu. “Artık demir alma günü gelmişse bu zamandan. Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.” mısralarını o kadar sevmiştim ki günlerce onların yazdığı kağıtların arasında dolaşıp durdum. Çok çocuklu evlere girmeyi de seviyorum. Her taraftan başka bir oyuncak çıkan bu evlerde çocukların oyununa katılıyorum. Onların masumiyet kokan saçlarını okşuyorum.
Ama her zaman istediğim eve giremiyorum. Daha güçlü esintiler beni yönlendirince onlara karşı koyamıyorum ve kendimi hiç girmek istemediğim evlerde buluyorum. Bu sefer de öyle oldu ve girdiğim evde bir kadınla adam kavga ediyordu. Daha doğrusu veda etmeyi bilmiyorlardı. Bazen vedalaşma zamanı gelir ve bunu kabullenmeyen insanlar kavga etmeye başlar. O kadınla adamın da artık veda etme zamanları gelmişti ama onlar faturalar ve asla bitmeyen beklentiler hakkında saatlerce bağırdılar. Veda edip ayrılsalardı ikisi de çok mutlu olurdu. Ama insanlar neyi ne zaman yapacaklarını bilmiyorlar.
O evden çıkmak için var gücümle açık bir pencere aradım ama girdiğim pencereden başka hiçbir açık pencere yoktu ve tüm esintilerin uyması gereken bir kural vardır: “ Girdiğin yerden çıkamazsın! “. İşte bu yüzden banyodaki havalandırma deliğini görür görmez metal ızgaranın ince aralığından süzüldüm.
Çıktığım evin huzursuzluğundan bunalmıştı. Uzun süre apartman boşluğunda süzüldükten sonra aralık bırakılmış bir havalandırma deliğinden içeri girdim. Ve kendimi bu tuhaf evde buldum.
Nasıl bir önceki ev geç kalmış bir vedayla doluysa, bu evde erken edilmiş ve edilememiş vedalarla doluydu. Sanki evin içinde bir fırtına kopmuş ve içinde yaşayanları bulutların üstüne sürüklemişti de geriye bir kaç yarım cümleyle bir kaç kırık hayal kalmıştı. Bir de son cümlesi yazılamamış hikayeler.
Daha önce hiç böyle yarım kalan bir ev görmemiştim, perdeler bile yarıya kadar çekilmişti. Yarım kalmış bir resimle açık unutulmuş boya kutuları gördüm. Resim her rengin en güzel tonuyla boyanmıştı ama tamamlanamamıştı. Gökyüzünün yarısı bulutlarla kaplıydı, kalan yarısı ise düz maviydi, daha önce bu kadar hüzünlü bir mavi hiçbir yerde görmemiştim.
Ağaçlar çiçek açmaya başlamıştı ama pembe yapraklar kendine gelememişti. Bir dere ağaçların arasından akıyordu ama yatağını bulamamıştı.
Salondaki vitrinin temizliği de yarım kalmıştı. Dantellerin altında kalan ahşabın bir kısmı temizlememişti, bir kısmı ise parmak parmak toz olmuştu. Fotoğraf çerçevelerinin bazıları temizlenmişti, bazılarının camları o kadar kirliydi ki fotoğraftakilerin yüzleri belli olmuyordu. Temizlik yarıda kesilmişti, bazı anılar çoktan unutulmuştu.
Evdeki bu her şeyin yarımlığı, evde hala birilerinin yaşadığı hissini veriyordu. Sanki birazdan bir yerlerden bir çocuk çıkacak ve resmime devam edecek gibi, bir toz bezi fotoğraf çerçevelerini temizlemeye devam edip kaybolmuş anıları kurtaracak gibi ve bir kalem yarım kalmış hikayenin sonunu hatta belki de mutlu sonunu yazacak gibi, en çok da birisi gelip perdeleri mırıldanarak kapatacak gibi : “Kapatalım perdeleri, konu komşu bizi izliyor.”
Bu yarım kalmışlık hissi huzursuz etti.
Kuralları bozup girdiğim havalandırma boşluğundan geri çıktım, ne de olsa insanlar da oyunu kurallarına göre oynamıyor.
Şairin evinde okuduğum mısralar geldi aklıma : “Artık demir alma günü gelmişse bu zamandan. Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan.”
