Kimden kaçıyordu? Bilen yok.
Neyden kaçıyordu? Bilen yok.
Kendimi bildim bileli kaçıyordu. Nereli olduğunu bırak ismini bile bilmiyorduk. Kıyafetleri hep tozlu, heybesi boş olurdu. Göz göze gelmekten korktuğundan olacak hep yere bakardı, tek kelime ettiğini duyan yoktu. Köyün dışında, dağlarda yaşardı; ayda bir kez çarşıya gelir sonra yine ortadan kaybolurdu.
Çocukken sokaklarda oyun oynarken önümden sessizce geçip gidişini izlerken içimde bi şeylerin kıpırdadığını hissederdim. Oyunumu bırakır peşinden giderdim. Tek kelime etmesi yetecekti ama dönüp bana bakmazdı bile. Komşularımızdan biri beni durdurana kadar peşinden giderdim. Tek bir el hareketi yapsa bile peşini bırakırdım, merakım sönerdi.
Alışveriş yapacak parayı nereden bulurdu? Hep yalnız mı yaşardı? Hiç mi arkadaşı yoktu? Kafamın içinde sorular uçuşurken peşinden koşar dururdum.
Şimdi yine peşinden gidiyorum ama bu sefer meraktan değil. Korumak için, onu korumak için. Başına neler geleceğini bilmeyen bu masum adamı uyarmak için koşuyorum peşinden. Dün gece kaymakamın neler dediğini, köylülerin aklını nasıl çeldiğini bilmiyor bu zavallı. İsminin katile çıktığını bilmiyor. Herkes inandı onun katil olduğuna. Bir ben inanamadım. Katiller kalbi olmazdı ama bu adamın kalbinin kırık olduğu belliydi. Olmayan bir şey kırılamaz.
Çok uğraştım dün gece ama kaymakam o kadar etkileyici konuştu ki başaramadım. Onun masum olduğunu kimseye anlatamadım. Birisi sırf tek başına, insanlardan uzak yaşadığı için katil olamaz ki.
Eski kaymakam kalp krizi geçirince yerine atanan bu adam benim sessiz dostumu fark edince ilk işi ondan kurtulmayı istemek oldu. Neden yapıyor bunu? Sıradan olmayana duyduğu öfkeden mi, yoksa korkudan mı? Sevgili (!) komşularım da bir aylık çiçeği burnunda kaymakama inanıp yıllardır aralarından sessizce geçip giden bu adamı katil ilan ettiler.
Köye ulaşmadan durdurmam lazım onu, yoksa çok geç olacak. O yüzden saatlerdir geziyorum bu dağlarda. Uzakta beliren karartının o olduğu o kadar belli ki. Yeri incitmekten korkarcasına attığı adımlar, öne eğik başı ele veriyor onu. Koşuyorum, var gücümle koşuyorum.
Ona doğru koştuğumu fark edince yürümeyi kesiyor. Daha hızlı koşuyorum. Yanına varıyorum.
Gözlerini kaldırıyor yerden yavaşça, ben nefesimi düzene sokmaya çalışırken gözlerimiz kesişiyor. Feri kaçmış gözler, incinmişliğin okunduğu gözler… ‘’Yapma, gelme köye, sana katil diyorlar, sana zarar verecekler, git burdan çok uzaklara git ve bir daha dönme’’ diyorum gözlerimi ayırmadan. Gözlerinden inanmadığını okuyorum önce, sonra bana güvendiğini okuyorum, endişe geliyor peşi sıra.
Gözlerinin etrafı çukurlaşmış, saçları beyazlamış bu adamın, küçüklüğümde gördüğüm adamın ne kadar yaşlandığını fark ediyorum yavaş yavaş. Onu yaşlandıran yıllar mı yoksa yaşanmışlıklar mı?
‘’Hadi gitsene’’ diyorum tekrar. Ağzı açılıyor yavaşça. Yıllardır tek kelime etmeyen adam konuşacak mı? Boğuk bir ses geliyor dudaklarının arasından. Belli belirsiz ‘’Hayır’’ dediğini anlıyorum zar zor.
Yanımdan geçiyor yavaşça ve köye doğru yürümeye başlıyor. Neden gidiyor? Kolundan tutup çekiyorum. Gözlerimiz tekrar kesiştiğinde bu sefer o kahverengi gözlerde kararlılık okuyorum. O kadar kendinden emin ki dayanamayıp bırakıyorum kolunu.
Önde o, arkada ben giriyoruz köye. Yaklaşan tehlike tüylerimi diken diken ediyor.
Çarşıya vardığında etrafını sarıyor köylüler. Çemberi yarıp onu korumaya çalışıyorum, güçlü bir kol beni yere itiyor. Ağacın dibine düşerken gözlerimi onun gözlerine ulaştırmaya çalışıyorum. Köylüler çantasını çekiştiriyor, bazıları küfrediyor. Hepsi onu suçluyor. Tartaklıyorlar zavallıyı.
Göz göze geldiğimizde açılıyor ağzı. O boğuk ses tekrar duyuluyor. ‘’Siz benim kim olduğumu bilemezsiniz, neden kaçtığımı bilemezsiniz. Neleri bırakıp gittiğimi bilemezsiniz.’’ Gözlerinin dolduğunu görüyorum. Köylüler kıpırdamadan onu izlerken çantasından kesesini çıkarıp yere fırlatıyor. Para sesi yankılanıyor. Bir kuşun ötüşü duyuluyor. Tekrar açıyor ağzını ‘’Paramı istiyorsanız alın burada. Ama eğer beni bilmek istiyorsanız durun da anlatayım size. Anlatayım ki bırakın peşimi. Bir yangın hayatımı yaktı benim. Sevdiğim ne varsa yandı, elime bir avuç kül kaldı. Bundan yıllar önce benim de evim, ailem vardı. Bir gece onlar gibi düşünmediğim için yaktılar evimizi. Hoşgörüden nasibi olmayan o caniler yaktı hayatımı. Farklı düşünenlere tahammülleri yoktu.Hoşlarına gitmeyen ne varsa yok etmek isterlerdi. Yaktılar hayatımı. O evden bir tek ben sağ kurtulabildim. Kimim varsa yandı o evde. Bahçede bir köşeye gömdüğüm param kaldı sadece elimde.Canımı kurtardım ama canımdan olanları bıraktım ben o evde. O günden sonra da sadece kaçtım. İnsanlardan kaçtım. Biraz huzurum vardı burada, onu da siz aldınız. Katil değil kurbanım ben.’’
Bütün bunları söylerken sesinden ne kadar acı çektiği anlaşılıyor. Sonra şaşkın köylülerin arasından bana bakıyor. Göz göze geliyoruz tekrar. O an gözleriyle gitmek istediğini anlatıyor. Çekip gideceğini ve bir daha gelmeyeceğini. Ben de gözlerimle veda ediyorum ona. Buna karşılık gözleriyle teşekkür ediyor bana. Sonra insanların arasından geçerek gidiyor.
O vedanın aslında elveda olduğunu anlıyorum arkasından sessizce bakarken…
