“Bir cümleyle beni ne hale getirdiğinizin farkında mısınız?”
Beni tepki vermeden dinliyordu. Zihnimde karanlık bir odadaydık. Uzun bir masanın iki köşesine oturmuştuk. Ona hesap soran bendim. Tavrım onu şaşırtmıyordu, hatta bu çıkışıma kendim şaşırmıştım. Kitabın içine elime geçen ilk peçeteyi sıkıştırıp masanın üstüne bıraktım.
“Birkaç yıl geriye gittiğimi itiraf etmek zorundayım. Hatta üzerine biraz daha düşününce geriye gitmediğimi, aksine yıllardır aynı noktada aynı kelimeleri sayıkladığımı görüyorum. Cümleleriniz beni, sizi karşıma alıp konuşacak hale getirdi.” Ne cevap verebilirdi ki buna? Konuşmamızın tek taraflı yürüyeceği ortadaydı. “Ait olmadığın yerde bulunmak-”
Sustum. Cümleyi devam ettirmek her şeyi çok bariz kılacaktı. “Tek düşündüğüm; dünyanın insanlara özgün acılar yaşamaya fırsat vermeyecek kadar küçük bir yer olması. Bir ucundan diğer ucuna etle tırnak kadar yakın.” Bunu dillendirdikten sonra aklıma dünyanın yuvarlak olduğu gerçeği geldi. İronik, diye düşündüm. “Buradan şimdi bağırsam ipin diğer ucu beni kolaylıkla duyabilir. Ama konumuz sadece belli başlı insanların birbirine benzemesi değil.”
“Çok ince bir çizgi. Az önce dediklerimin arkasındayım ama bir taraftan da asla ve asla siz olmadıktan sonra sizin hissettiğiniz şeyi iğne ucu kadar anlayamayacağımı düşünüyorum. Sol taraftan bir el halsizce koltukta uzanan bana su getirirken, sağ taraftaki üstüme örtüler istifleyerek terden sırılsıklam olmama sebep oluyor. Dünyada yalnız mıyım yoksa yalnızlık çeken diğer bir milyar insandan biri miyim, bilmiyorum.”
Dinliyor muydu yoksa sadede gelmemi mi bekliyordu emin olamamıştım. “Ve tam olarak sizin cümlelerinizi okuduktan sonra bu sonuca vardım. Aklıma en eski yazılarımdan biri, en yararsız – ama sonradan fark ettiğim gibi başarılı denebilecek bir anlatım geldi. Ait olmak ne demek betimleyemesem de, tam tersinin insanın başına gelebilecek en kötü şeylerden biri olduğunu söyleyebilirim. Bu yüzden Akdeniz rüzgarı gibi hafif ama bir o kadar da bunaltıcı cümlenizin altını çizdim.” Yine kendimle çelişmemi kimse engelleyememişti.
“Hallaç pamuğu gibi atılmışız toprağa. Herkes bir yeri arıyor, bulsalar rahatlayacaklar mı acaba diye düşünmeden edemiyorum. İnsanlar değişir de yerler değişmez mi? Önemli olan varmak değil de yolda olmak değil miydi? Çoğumuz yolda olduğumuza göre bizi endişelendirip yalnız hissetmemize sebep olan şey ne?” Sorularım havada kalmıştı. Bir monologtan başka bir şey değildi sürdürdüğüm. “Yaşamak dediğimiz serüvende yalnız olmak, kaybedenin acı bir şekilde seçileceği bu oyunda önüne sayısız engel çıkması demek.”
Beni şaşırtarak ayağa kalktı. Karanlık odanın eski duvarlarında sarı kumaş perdeleri olan otantik bir pencere belirmişti. Pencereye yöneldi. Nefesinin camı buğulandırdığını gördüm. Konuştu,
“Limonlukların projektörleri ve suni güneşleri bu ağaçların ışığa ve sıcağa alışmış yapraklarını doyurabilir mi? Buna rağmen yaşıyorlar, kurumuyorlar… Ama buna yaşamak denir mi? Canlı bir mevcudu kendisine uygun olan iklimden ayırarak, birkaç meraklının keyfi için bu berbat şartlara tabi etmek bir nevi işkence değil miydi?”
Ben çalışma masamda oturuyordum ve bahsettiği limon ağaçları gözümde canlanıyordu. Elimden günlerdir düşmeyen kitabı ters şekilde masada bıraktım. Onunla vedalaşmak için masa lambamın ışığını kapattım. Görüntüsü ve düşüncesi şimdilik gitmişti işte. Geriye beni günlerce takip edip, geçen zamana, bitirilmiş kitaplara ve eskimiş yüzlere rağmen geride kalmayan geçmişi hatırlatacak olan limon kokusu kalmıştı.

Kitapları bu denli yaşayarak okuyan insanlar… bu dünyada asla yalnız değiller
BeğenBeğen