Ağlamak insanı ne zamandan beri rahatlatıyordu? Dudaklarıma sürdüğüm nemlendiriciyi, parmaklarımla taşan yerleri temizledikten sonra aynadaki yansımama baktım. Karşımda duran kişi ne zamandan beri bana bu kadar yabancı bakar olmuştu? Gözlerindeki karanlık ve yüzüne oturmuş belirsizlikle o kadar umutsuz duruyor ki…
Bu durum beni dahi korkutuyordu. Parmak uçlarım dudaklarımdan kayıp aynadaki bana dokunduğunda dudaklarımın arasından belirsiz bir hıçkırık firar etti. Ağlarsam bu mutsuzluk kaybolur muydu acaba? Her gece yatağıma yatıp gerçekleşmeyecek hayalleri düşlerken ağrıyan kalbimi dindirir miydi? Her daim ayakta duruyormuş gibi rol yaparken yorulmama değer miydi?
Gözlerim yaşlarla arındıktan sonra önceki karanlığı yok olur muydu? Yoksa ben çoktan karanlığa hapsolmuş muydum? Bu diyardaki yolculuğumun sonuna mı gelmiştim…
Ufak hıçkırık yerini diğerlerine bırakırken bedenim yere doğru çekildi. Dizlerimi bacaklarımla sarmalarken gözlerim gözlerimdeydi.
Ağlamak…
İnsanı rahatlatmıyordu.
Sadece ona ne kadar zayıf olduğunu bir kez daha hatırlatıyordu ve ben o gece bunu bilmeme rağmen ağlamamı durduramadım.
Kollarımı açtım karanlığa, teslim oldum bu acınası halimle.
İnanmak istedim ki belki bir umut da olsa bu karanlıktan kurtulabilirdim. Hala varsa bir umut belki bu karanlığın içinde aydınlık olabilirdim, bunun için daha çok ağlamam gerekse de…
Bırakmak istemedim kendimi benliğime. Çaresizce aynadaki yansımama çekilirken yaşlarla dolu gözlerim isyan ettiler. Umut var dediler. Yapma dediler.
Ama ben çok yorulmuştum.
Bunu hissetmiştim bir defa.
Bu yüzden bıraktım kendimi.
Bir daha hiç ağlamamaya…
