“Geldim işte… Anlat, dinliyorum”
Bir rüzgar esip üzerimizdeki ağacın çiçeklerini kopardı. Tazecik çiçekler dallarından kopup ortalığa dağıldı. Bu görüntü bana nedense çok hüzünlü geldi. Daha yeni açmışlardı, kim bilir ne umutları vardı… Şimdi rüzgarın biri gelmiş onları dallarından koparıp savurmuştu. Hem de her birini ayrı bir köşeye…
“Sen de fark ettin mi çiçekleri?”
“Evet, nasıl da savrulup gittiler. Ben de sana, savrulup gidenleri anlatmak istemiştim zaten.”
“Başka çiçekleri mi?”
“Yok, daha çok… Birbirine çiçek alanları. İnsanları işte.”
“Ben ayrılık hikayelerini sevmem ama.”
“Bu o senin bildiğin ayrılıklardan değil.”
“Ben ayrılığın bin bir çeşidini gördüm.”
Aklıma okuduğum kitaplardansa bana anlatılan yaşanmışlıklar geldi. Hani arkadaşlarla otururken sanki kahve hiç acı değilmiş gibi acı konular açılır ya, işte öyle konuşmalar bana bolca ayrılık tecrübesi kazandırdı. İsteyerek ayrılan, ayrılıp sonra pişman olan, ayrıldıktan sonra unutamayan, ayrıldıktan sonra unutup sonra da unuttuğuna pişman olan…
Ben hiç veda etmemiştim, kimseyi veda edecek kadar sevmemiştim de gerçi ama veda nasıl edilir iyice öğrenmiştim. 23 ayrı konuda ve tarzda ayrılık şarkısını barındıran bir albüm çıkarmakta hiç zorlanmayacak kadar iyi biliyordum bu işleri.
“Dinlediğinde fark edeceksin bu öyle sıradan ayrılıklardan değil. Bazıları hani mutlu sonları sever, bazıları kötü sonları olan hikayeleri ilginç bulur. Sen hiç sonu olmayan bir hikaye dinledin mi?”
“Anlamadım?”
“Sonu olmayan bir hikaye, vedası olmayan bir ayrılık…”
“Sanırım kafam karıştı.”
“Sen en iyisi arkana yaslan ve sadece dinle.”
“Sen öyle diyorsan…”
Sırtımı bankın tahtalarına yasladım ve gözlerimi kapatıp dinlemeye hazırlandım. O da anlatmaya başladı.
“Tam senin oturduğun yere zamanın birinde gencecik bir çift gelip oturdu. Kızın elinde çiçek vardı, belli ki oğlandan aldığı ilk çiçekti. Sanki o buketteki çiçekler dünyanın en güzel, en özel çiçekleriymiş gibi özenle tutuyordu. Koklamaya bile kıyamaz bir hali vardı. Oğlanın da ondan aşağı kalır tarafı yoktu. Attığı her adımı kızın adımlarına uydurmaya çalışıyordu. Geride kalmaktan da onu geçmekten de korktuğunu anladım. Sen de anladın zaten, birbirlerini sevdiklerini söylememe gerek yok.
Onları ilk gördüğüm gün o kadar sevinmiştim ki. Çünkü ne zamandır hayatın yorgunluğu sırtlarına kambur olmuşlardan, kedilerden ve oyun oynarken yorulup dinlenmek isteyen birkaç çocuktan beri kimseler gelmiyordu buraya. Birbirlerini seven hem de çok güzel seven insanları özlemiştim.
Onlar oturup çantalarından atıştırmalık bir şeyler çıkarırken ben de bizim emektar ağacı çiçeklerini gençlerin üzerine dökmeye ikna etmeye çalıştım. Başlarından aşağıya çiçekler dökülse mutlu olurlar diye düşündüm çünkü. Sen de biliyorsun bir tek rüzgarla paylaşıyor bizimki çiçeklerini. İkna etmesi gerçekten zor oldu ama en sonunda bir kaç yaprağını dökmesine ikna edebildim. Sonra o yapraklar süzülerek aşağıya indi ve evet, tahminim doğru çıktı; çok mutlu oldular sanki birbirlerini daha bir sevdiler. Sonuçta kim sevdiğiyle otururken başından aşağı yağmur gibi çiçek yağsın istemez ki?
Neyse, kısacası onlar güzel vakit geçirdi, onları izlerken ben de mutlu oldum. Sonra her cumartesi öğleden sonra buraya gelmeye başladılar. Çiçeği de hiç eksik etmediler. Koca bir yıl izledim onları, sadece 3 hafta gelemediler. O üç gün de şu parka geldim geleli gördüğüm en fırtınalı günlerdi. Bir kaç ağaç sağ çıkamadı devrildiler o rüzgarda. İşte o üç gün dışında her cumartesi geldiler. Mevsimlere göre üzerlerine önce ince bir hırka sonra kalın montlar eklendi, parmaklarına da birer yüzük.
Buraya kadar her şey güzel gidiyordu. Ben evlenseler de yine burada düğün fotoğrafı çekseler diye beklemeye bile başlamıştım.
Sonra bir gün oğlan geldi, kucağında yine bir buket vardı.”
Anlatmaya devam edecek diye bekledim, gözümü bile açmadım. Sessizliği uzayınca gözlerimi açmadan yapamadım.
“Devam etmeyecek misin?”
“Bitti ki.”
“Ne yani, bu kadar mı? Sonra ne oldu?”
“Hiçbir şey.”
Bana şaka yapıyor zannettim. Bir hikaye nasıl olur da burada bitebilirdi? Son sayfaları yırtılmış bir romanı okuyor gibi hissettim.
“Devamı olmadığına emin misin? Kız gelmedi mi o gün? Sonraki haftada mı gelmedi? Oğlan ne yaptı?”
“Kız o gün gelmedi. Oğlan hava kararana kadar bekledi. Kız gelmedi. Oğlan çiçeği burada bırakıp gitti. Sonra ne kız ne de oğlan bir daha görebildim.”
Koşup koşup sonra hızımı alamayıp duvara çarpmışım gibi hissettim. Duvara çarpmak canımı da acıtmıştı. Hevesim kursağımda kalmıştı. Ve evet eski dostum haklıydı,bu sonu olmayan bir hikayeydi.
Kulağa 6. sınıf ödevi için yazılmış bir hikaye gibi geliyordu. Ama eski dostumun anlattıklarına güvendim tamdı. Siz daha önce yalan söyleyen bir bank gördünüz mü hiç?
