Bedenimde yanıp sönen ışıklar…
Kafamda çalıp duran ninniler…
Hangisine tutunacağıma karar veremezken aşağıya salınan ip tüm dikkatimi dağıtmıştı.
“Elysa! Gitmemiz lazım.”
İçine sığındığımız binanın üzerinde gezinen helikopterlerin sesi her şeyi bastırmaya yeterken girdiğim transtan çıkmak düşündüğümden daha zordu. Kolumdaki çipi kontrol edip gösterilen çıkışa ilerlerken yapacaklarımdan emin değildim.
“Bundan emin misin?” diyen arkadaşımın uzattığı bıçağı alırken çıkmış olduğum düzlükteki tüm ışıkları üzerime toplamıştım.
Cevap veremezken yapılan anons sesi ile tüm herkesin dikkati oraya toplanmıştı.
“Doğruları söyleyeceğine yemin et ve bağışlanmak için af dile.”
Özgürlük yolu adı altında atmadığım adım kalmamışken böylesine iğrenç bir yerde tıkılıp kalmak nefsime zor geliyordu.
“Elysa!”
Kulağımdaki kulaklığı çıkarıp bir adım daha öne çıktım. Kolumdaki çip ben hareket ettikçe yanıp sönerken sakin kalmaya çalışıyordum.
“Süren doluyor! Ya af dile ya da ölmeyi kabul et.”
Asla göremediğim kişilerden gelen bu emirler canımı sıkmaya başladığında etraf sanki daha da karanlık olmuştu.
Korkmuyor değildim ama bu korkum ölebilecek olmamdan değil özgürlüğümün elimden alınacak olmasındandı.
“Siz…” derken sesim beklediğimden kısık çıkmıştı.
“Siz, adaleti savunduğunuzu zanneden birkaç korkaktan başka bir şey değilsiniz!”
Sesim az öncekine göre çok daha kuvvetli çıkarken karşı taraftan hiçbir ses gelmemişti.
“Cevap versenize!” diye bağırmak isteyen hücrelerimi zor tutarken ışıklar değişti. Daha önce görmediğime emin olduğum birisi yanıma gelip kolumdaki çipi tek hamleyle kesip çıkarırken bağırmamak elde değildi.
Dişlerimi sıkarak ne yaptığını soracakken başından beri yanımda olan arkadaşım yanıma gelip “Başardın.” demişti.
Neyi başardığımı anlamazken vücuduma aynı anda atılan 50 iğne darbesiyle sıçrayarak uyanmıştım. Hala ne olduğuna emin olamazken kolumdaki çipin yerli yerinde olduğunu görmek tüm her şeyi çöpe atmaya yetmişti.
