Seni unuttum diye kızdın bana dimi? Ama ne yapayım, işim başımdan aşkın, öyle olunca da aklım hep birkaç karış havada. Seni de gömleğimin cebinde unutuvermişim…
Şimdi soracaksın, benim orada ne işim vardı, diye. Hani sen bir gün beni sevmekten vazgeçtin ya, işte o gün sen resmin oldun. Seni resminden sevmeye başladım, daha doğrusu; senin yerine resmini sevmeye başladım. Çünkü nefes alıp verebilen sen, ne beni seviyordun ne de seni sevmeme izin veriyordun. İşte o mavi kazaklı resmin bana hep gülüyordu. Ben de ona tutundum, dolu dolmuşta bulduğum ilk direğe tutunur gibi. Tutunmasam ilk tümsekte devriliverecektim yoksa.
İşte o gün bu gündür, seni hep yanımda taşıdım. Ha, yeri gelmişken ekleyeyim, o günü bugün gibi hatırlıyorum. Her neyse, bu konular öyle iç açıcı konular değil. Bak, kaç yıl geçti hala kabullenemedim. Biz en iyisi senin resmine geri dönelim. Şimdi şöyle ki, ben o resmi hep kalbimin üstünde taşımaya çalıştım. Gömlek cebimde yani… Gömlek giymediğim günler ayrı bir hüzünlü oluyorum bu yüzden. İşte dün de son gömleğimi giyip üstüne kahve dökünce alelacele tüm gömleklerimi çamaşır makinesine tıkıştırdım. Sonra da çorbayı ısıtmaya mutfağa geri döndüm.
Neden sonra bir eksiklik hissettim. Eve geldiğimde kapıda beni karşılayan birinin ya da hal hatır soran bir çift sözün eksikliğinden bahsetmiyorum… Onlara zaten alıştım. Bu seferki eksiklik daha farklı bir şeydi. Üstelik çok da üzüyordu. Ne zaman üzülsem çıkarır senin resmine bakarım. Yüzünün iki tarafından dökülen saçların ve o güzel gözlerinle sen beni izlerken ben de içimi sana dökerim. Tabi, sessiz bir şekilde. İnsanlar hakkımda olur olmaz şeyler düşünür yoksa. Mesela geçen ay her şeyin aksi gittiği bir günün sonunda tramvayda yorgun insanlarla eve dönerken, fotoğrafını cebimden çıkarıp uzun uzun seyrettim. Bir yandan da içimi döktüm. Yanımda bir teyze vardı, beni izliyor olacak ki “Başın sağ olsun yavrum. Ölümlü dünya, ölenle ölünmüyor.” dedi. “Teyze, gidenle de gidilmiyor.” diyecektim, vazgeçtim.
Her neyse işte, mutfakta durmuş çorbanın kaynamasını beklerken elim alışkanlıkla resmini aradı. Ama hiçbir cebimde yoktu, yoktun. Hani derler ya, başımdan aşağı kaynar sular döküldü diye. Benim de başımdan aşağı bir türlü kaynamayan çorba döküldü. Resmini nerede bıraktığımı anlar anlamaz da banyoya koştum. Çamaşır makinesinin şeffaf kapağına yapışmış bana bakıyordun. Eskiden olduğu gibi… Hani camdan benim gelişimi izlerdin ya… Seni öyle karşımda görünce donakaldım.
Hafızamda tüm arşivler birbiri üzerine devrilip anılarım ortaya saçılırken, makine tekrar dönmeye başladı. Sen de köpüklerin arasında kayboldun. O an seni tekrar kaybettiğimi anlayıp öyle bir korktum ki, öyle bir canım yandı ki oraya yıkılıvereceğim zannettim.
Sonra hızlıca makineyi durdurdum ama iş işten çoktan geçmişti. O hep gömlek cebimde taşıdığım resmin paramparça olmuş, gömleklerimin yakalarına ve kollarına yapışmıştı. Sonra tüm gece boyunca kağıt parçalarını toplamaya çalıştım. Hamurlaşmış o beyaz parçalarla ne yapacağımı çok düşündüm, aklıma gelen tek fikir hepsini birden senden kalmış menekşe saksılarına gömmekti. Ben de öyle yaptım.
Aklıma tramvaydaki teyze geldi. Kendi kendime taziye dileklerimi ilettim. Defalarca “Başın sağ olsun.” dedim. Tüm bu saçma sapan törenden sonra da elime geçirdiğim ilk kağıda mürekkebi bitmek üzere olan bu kalemle seni unutuşumun hikayesini yazmaya başladım.
İşte bu, seni unutuşumun hikayesi. Olur da bir gün bu hikayeyi okursan, cümlelerimi kefaretim say da beni affet olur mu? O zaman “50’sine merdiven dayamış bu yorgun adam da mutlu olabiliyormuş.” derler de, ben yaşımla beraber senden sonra geçen yılların çokluğunu da fark ederim.
