Hep çok korkmuştum bu sorunun cevabından. Korkulası soruymuş hakikaten. Yazarken bile ellerim titriyor ya beni yanlış anlarlar da hızlı bir kararla hapis hayatı yaşamaya başlarsam diye. Aynı Eski Zaman Adamı’na yaptıkları gibi. Ben koydum ona bu ismi. Sebebi sanki eski zamanlardan fırlamış gibi giyinmesi, klas şapkaları ve krem rengi mantosudur.
Arkadaşlarla binadan çıkışını izlemeyi çok severdik. Her gün belli bir saati vardı sabah demir kapıdan dışarıya adım attığı. İlkokul arkadaşımın evinden bakardık ona. Odasının penceresi hemen onun evinin kapısını gösterirdi -ki bundan ablası çok hoşnuttu. Bazen pencereden bizi kovar, perdenin arkasına saklanıp gizli bakışlarla onu izlerdi. Pencere ablası tarafından işgal edildiğinde biz binanın önüne iner, arada iki şeritli bir yol olmasına rağmen bina kapısının önünde onu gözler ve beyefendinin bizi görmediğini düşünürdük. Zaten görmüyor da gibiydi. Kendi aramızda oyun oynarmış gibi yapıp ona gizli bakışlar atıyorduk. Kimse itiraf etmiyordu ama hepimiz içten içe ona hayrandık. Sanki klas şapkaları çizgi filmlerden fırlamıştı ve sanki uzun mantosu onu başka bir diyardan gelen gizemli birisi yapıyordu. Bazen beklememize rağmen onu göremediğimizde içimizden biri ‘Beyefendinin çantası aynı filmlerdekilere benzemiyor mu?’ deyiverir ve ona olan hayranlığımızı hayal gücüyle de olsa yaşamamıza izin verirdi.
Mahalledeki kadınların konuşmalarına misafir olur çaktırmadan eski zaman adamı hakkında bir şeyler söylemelerini beklerdik. Plastik sandalyelerde çekirdek çıtlatıp çay içerken aklınıza gelebilecek ve gelmeyecek konular konuşurlar, beyefendi bir şekilde yürüyerek yolun ötesinden geçmediği sürece de sohbeti ona getirmezlerdi. Bazen arkadaşlardan biri yalancıktan ‘Aa, yine o garip adam geçiyor.’ deyip kadınların tansiyonunu ölçer, yine de onun garip, asosyal ve yabancı olmasından başka yorum alamazdı.
Bu beyefendi kızların arasında nasıl oluyorsa şık ve centilmen, kadınların arasında ise garip ve asosyaldi. Biz büyüyorduk sanki o yaşlanmıyordu. Zaman değişiyordu ama onun krem rengi mantosu eskimiyordu.
Alışmıştık beyefendinin günün belli saatlerinde evine girip çıkmasından. Artık sınavlar ciddileşip biz eskisi gibi dışarı çıkamadığımızdan her gün gözetleyemiyorduk tabii, ama ne zaman lafı geçse hepimizin can kulağıyla dinlediğine emindim. Gizemli biriydi ve bu gizemi çözecek her ipucu altın değerinde gibiydi.
Zaman değişiyordu. Bunu televizyonda çıkan haberlerden, annemizin bizi bazen dışarı göndermeyişinden ve sürekli olarak dert yanışından anlıyorduk. Dışarıda tehlikeli bir şeyler oluyordu ve biz çocuklar olarak bir şeylerden habersizdik. Bir gün kadınlar bizim evde toplanmıştı, bahsettiğim ilkokul arkadaşım da gelmişti. Annemler salonda oturup konuşurken koridorda muhafız gibi dikilmiş, konuşulanları yakalamaya çalışmıştık,
“Görüyor musun, hem de İstanbul gibi bir yerde…”
“İstanbul falan deme yani her yerden insanı var. Ne bileceksin bakkalın öyle bir herif olduğunu?”
“Az kaldı, biz sokakta da yürüyemeyeceğiz bir başımıza. Çocuklara da dikkat edin hanımlar.”
Biraz zaman geçti, bir duyduk ki büyüyen tehlike bizim mahalleye de uğramış. Sınıf arkadaşlarım kendi aralarında bakkalın önüne gelen polis ve ambulansı, sedyeyle götürülen bir kadını ve üstünde ceset torbasıyla kaldırımda yatan adamı konuşuyorlardı.
“Kim kimi öldürmüş, ben anlamadım?”
“Bak, önce Nermin yengeyle kocası bakkaldaymış. Adam içerde ne olduysa Nermin yengeye vurmuş. İçerde de şapkalı başka bir adam varmış.” Şapkalı adamı duyunca daha dikkatli dinlemeye başlamıştım, öğretmen gelmeden anlatmayı bitirsinler diye içimden dua ediyordum.
“Ee, kocası mı bıçak çeken yoksa şapkalı adam mı?”
“Ya bir sessiz olun, anlatıyorum; ablam dedi ki kocası Nermin yengeyi sürüyerek çıkarmış bakkaldan. Nermin yenge ağlıyormuş, kocası da bağırıp duruyormuş. Sonra bu şapkalı adam da bakkaldan çıkmış onları takip etmiş. Kocasını durdurmaya çalışmış, adam daha da yüksek bağırmış ve belinden bıçağını çıkartmış.”
“Öğretmen gelecek, çabuk!”
“Kocası Nermin yengeyi yolun ortasına çekmiş, o adam araya girmiş, Nermin yenge kocasını sakinleştirmeye çalışırken yere düşmüş bayılmış, şapkalı adam da kocasına demir bir çubukla vurmuş ve öldürmüş.”
“Hii, katil şapkalı adam yani!”
“Annemler öyle dedi.”
Okuldan dönerken gördüm, polisler beyefendiyi kelepçelemiş arabaya bindiriyorlardı. Çaktırmadan izledim bir köşeden; yerler kıpkırmızı olmuştu, ambulans çoktan gitmişti ve beyefendi hiç şikayet etmeden polis arabasına biniyordu. İstemsizce kalbim hızlandı. Eve doğru koşmaya başladım.
Dış kapıyı açsınlar diye zile bastım. Binaya girip asansörü beklerken üst katlarda oturan iki kadın açtı dış kapıyı, benimle beraber asansöre bindiler. Kalbim hala çok hızlı atıyordu, onlar konuşmaya başladı.
“Aradın mı Nermin’in kızını? Nasılmış durumu, hangi hastanedeymiş?”
“Aradım da açmadı, meşguldür herhalde.”
“Ah ah, çocuklar da babasız kaldı şimdi. Hem de küçük oğlan çok düşkündü babasına. Burnumuzun dibinde neler oluyor, görüyor musun? Elin neci olduğu belli olmayan adamından hayır gelir mi? Ne konuştuğunu duydum, ne bir selam verdiğini o şapkalı adamın!”
Bizim katta asansörden indim. Ne yapsam bilemedim, korkuyordum. Çantamı eve bıraktığım gibi ilkokul arkadaşımın yaşadığı daireye koşmaya başladım. Duyduğum her şeyi ona anlatmam lazımdı. Arkadaşlarım benim duymadığım şeyler duymuş olabilirlerdi. Kapılarında durdum ve soluklandım. Zile basında kısık bir ‘Kim o?’ sesi yükseldi içerden. Adımı söyleyince arkadaşımın ablası açtı kapıyı. Ağlıyordu.
“Semih daha eve gelmedi, ablam. Gel içeride bekle istersen.”
Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdiğimde ablası hep yaptığı gibi pencerenin başına kurulmuş, beyefendinin çıkmasını bekliyordu.
“Abla, beyefendiyi bugün polisler götürdü. Birini öldürmüş.”
“Biliyorum, biliyorum…” Burnunu çekip masasında duran şişeden bir yudum su içti. “Terslikler dünyası…” diye mırıldandı.
Sonra tanıdığım herkes Nermin ablaya bir kere geçmiş olsuna gitti. Sevgili kocasını kaybettiği için. Ben inat ettim, gitmedim. Kafama eski zaman adamına nasıl saygı duyduğumuz takılmıştı çünkü.
Dedim ya, korkulası soruymuş hakikaten. O günden sonra kendime beyefendinin katil mi kahraman mı olduğunu sormaya başladım. Kötüleri öldürünce kahraman olunmuyor muydu? Herkesin verdiği bu garip tepki de neydi? Hem dışarı tehlikeli olduğundan bizi oyuna göndermiyorlar, hem de kötü adamları cezalandıranlara katil diyorlardı.
O günden sonra eski zaman adamını evinin kapısından çıkarken hiç görmedik. Yasaklanmış gibi arkadaşlar da kendi arasında hiç konuşmadı bu olayı. Nermin yenge bir süre sonra sağ salim evine geri döndü. Yağmur yağdı kaldırımlar kendi rengine geri döndü. Benim için mahallenin kahramanı görevini tamamladıktan sonra burayı terk etmişti. Keşke onu televizyonda yeniden görseydik.
