Her şey internette önüne çıkan kalitesiz bir hikayeyi okumasıyla başlamıştı. “Buna da hikaye mi denir?” diye içinden geçirmişti sonra lise edebiyat hocasının -hani herkesin hayatında bir edebiyat hocası olur ya- sözü aklına gelmişti: Yapılan bir işi beğenmiyor musunuz? Oturun ve daha iyisini yapın ama kendi başınıza yapmayı denemeden önce sakın ha söylenmeye ve kusur bulmaya başlamayın!
Hikaye kötü müydü? Çok!
Bunu söylemeye hakkı var mıydı? Hayır.
O zaman ne yapacaktı? Oturup kendi yazacaktı.
İşte Kerem’in on iki defterle beraber bilgisayarının depolama alanının dolmasına sebebiyet veren “yazma hevesi” böyle başlamıştı. Önce o beğenmediği hikayeyi tekrar yazdı; hatta inanmayacaksınız ama, sonuna mutluluk iliştirdi. Kötü sonlar bitirip okuyucuyu üzmeye ne gerek vardı sonuçta? Hikaye bittiğinde ondaki yazma hevesi azalmak bir yana alevlenmişti de kağıtlar yakıp sonra o küllerden destanlar doğurmak istiyordu. Soğuk olmayan ama sıcak demeye de utanılacak bir ilkbahar gecesi oturup karar vermişti: daha çok yazacaktı. Zira o hikayeyi yeniden yazmasının üzerinden üç ay on gün ve dört saat geçmişti, içindeki yazma isteği geçmemişti.
İşte aldığı bu karardan sonra kendi halinde bir yazar olup çıktı. Yazıyordu yazmasına da, kendine yazıyordu. Kendi dahil hiç kimseye okutmuyordu yazdıklarını. “Ben okunmak için yazmıyorum ki yazmak için yazıyorum.” diye düşünüyordu.
Tüm bunlar olup biterken 22 yaşındaydı ve işletme son sınıf öğrencisiydi. Üniversiteye her gidişinde yolunu bile bile uzatır edebiyat fakültesinin önünden geçerdi; içeriye kısacık bakmak için. Bölüm değiştirmeyi çok düşünmüştü ama babasına nasıl açıklayacağını bilmiyordu. Oldum olası cesur biri değildi zaten. Edebiyat fakültesinin önünde o kadar vakit geçirdi ki, sonunda kalbini kaptırıverdi. Asude de son sınıftayken tanıştılar; biri edebiyat fakültesini biri işletmeyi bitirdi. Sonra işte ailelerin tanışması, isteme merasimi derken bizim kendine yazarla, çocuk kitabı yazarı olmak isteyen Asude dünya evine girdiler.
Asude ilk çocuk kitabını yayınlattı, Kerem memur oldu ama kendi kendine bir şeyler yazdığından eşine hiç bahsetmedi. Defterini iş yerindeki kilitli çekmesinde bırakıyordu, o defterlerin varlığından ne Asude’nin ne de birkaç yıl sonra doğan ikiz kızlarının hiç haberi olmadı. Halbuki o eşine ne hikayeler yazmıştı, kızlarını her hikayesinin iyi kalpli kahramanı yapmıştı da hiçbirinin ruhu duymamıştı.
Yazdıkça daha çok yazacak hikaye buldu. Bazen eli zihninden geçen cümlelere yetişemiyordu da kan ter içinde kalıyordu. Her geçen gün daha güzel yazdığını da bilmiyordu çünkü açıp eski hikayelerini hiç okumuyordu.
Yaşlandıkça da huyu değişmedi. “Can çıkar, huy çıkmaz.” atasözünün yaşayan bir örneğiydi adeta. Emekliliğine üç ay kala kalp krizi geçirip göçüp gittiğinde geride yüzlerce hikaye bırakmıştı. Çalıştığı dairede kalan eşyalarını ve iş bilgisayarını bir koliye koyup evine gönderdiler. Koliyi eşi ve iki kızı beraber açtılar. İçinden çıkan defterlere önce anlam veremediler. İlgilendiği dosyalarla ilgili aldığı notlar zannettiler. Ne zamanki kızlardan biri eline rastgele bir defter alıp şöyle bir karıştırdı, işin aslı işte o zaman belli oldu.
Üçü beraber günlerce o hikayeleri okudular. Her hikayenin sonunda uzun bir mola veriyorlardı, ölen babalarının gizli bir yazar olduğunu öğrenmenin şokunu atlatmak için zamana ihtiyaçları vardı çünkü. Ne zaman ki bilgisayarı da açtılar -şifresi kızların doğum tarihiydi- orada da en az defterlerdeki kadar hikaye olduğunu gördüler.
İlk şoku atlattıktan sonra kızlar hikayeleri yayınlatmak istedi, böyle bir cevher boşa gitmemeliydi. Ama aradan geçen yıllarda eşini iyice tanıyan Asude itiraz etti. Madem o bunları okunması için yazmamıştı, o zaman kimsenin okumaması gerekiyordu. Kendisinin ve kızlarının okumasında sakınca yoktu ama, onları bırakıp gitmeden önce düşünecekti sevgili kocası. Bu kızların aklına yatmadıysa da eşini yeni kaybetmiş annelerini üzmek istemediklerinden ısrar etmediler.
