Aşağı mahalleden bağıran teyzenin sesi ne kadar uzaklaşırsak uzaklaşalım hala duyuluyordu. Sanki arkamızdan o da bisiklete atlamış gibiydi.
Kaldırımların olmadığı ve arabaların da yolun yarısını kapladığı o dar sokaklardan bisikletlerimizle geçerken hemen yanımdaki kardeşimle göz göze geldik.
Az önce bize bağıran o teyzenin yeni yıkamış olduğu çamaşırlarına çamur sıçratmıştık. Ama suç bizim değildi. Yağmurundu. Yağmur yağmamış olsa ne çamur olurdu ne de bizim tekerler kayardı.
Her zamanki tepemize vardığımızda bisikletlerden inip kendimizi koca çınar ağacının altına bıraktık. Bu ağaç belki de benim en sevdiğim yer olabilirdi. Ne badireler atlatmıştık bu mahallede ama her defasında bu koca çınar örtmüştü üstümüzü, kollamıştı bizi.
“Gelmiyor di mi kimse?”
Yeni almış olduğu kırmızı bisikletiyle yanımıza oturan Caner “Yok, kontrol ettim ben gelirken.” demişti sorduğum soruya.
Ardından kardeşim eklemişti.
“Ama abi çok eğlenceliydi be.”
Enes’in eğlenen gözlerine baktıkça gülümsemem genişlerken grubumuzun tek kız üyesi olan Bade sinirlenmişti.
“Ne eğlencesi Enes? Görmedin mi kadının çamaşırlarının halini? Mahvoldu hepsi!”
“Abartma Bade.” diyen Caner küçük göbeğine elini yasladı.
“Tekrardan yıkar, geçer.”
Sinirlendiğinde yüzü kızaran Bade sol ayağıyla yere vurdu oflayarak. Ardından her defasında olduğu gibi arkasını dönüp bisikletine atladığı gibi indi bayırı.
“Geçmez mi yoksa?”
Caner’in umursamazca sorduğu soruya Enes’le güldüğümüzde mutluydum. Yarının ne tür bir macera getireceğini bilmeden… mutluydum.
