Siz de tanıyorsunuz onu. Önünüzde şu an, burnunuzun dibinde, içinde, dışında, parmaklarınızın altında, saçlarınızın üstünden geçti, gömleğiniz havalandı. Ve içinize hapsedildi bir nefeste, saliseler sonra yeniden dışarı çıkmak için.
Onu hep tanıyor gibiydik . En azından varlığından haberdardık. Ama gerçekten tanışmamıştık karşılıklı. Oturup “Memleket nereydi senin?” diye sormamıştık. Bizi, bizden iyi tanıdığı kesindi. Hepimizin doğumuna şahit olmuş bile olabilir. Hatta bizden öncekilerin de. Neredeydi ki şimdi? Ben söyleyeyim; merdivenlerden üçüncü kattaki evine çıkan teyzenin akciğerlerindeydi. Tam olarak şu an hemen dışarı çıktı. Yerinde duramıyor. Gezmeyi seven bir tip. “Dursana kardeşim, daha tatlı yiyecektik?” diyemeden biz, camdan çıkıp gitti bile. İsteseydi kapıyı da açardık gerçi, ayrı konu…
Camdan çıktığı gibi yükseldi. Su borusunun üstünde oturan güvercinin kanat çırpmasıyla, yeni yoldaşını bulmuş gibi takıldı peşine. Güvercin nereye, o oraya. Bir iki caddenin üstünden geçtiler. Korna sesleri eşliğinde çoluk çocuğundan bahsetti güvercin. Yem fiyatları artmış. Hanımıyla kullanılmayan bir balkonda yaşıyorlarmış. “Hava soğuk olunca insanlar balkonda oturmuyor.” dedi. Yuva yaptığınızı öğrenirlerse işiniz zor, diyemedi bizim gezgin. Konuşma konusunda pek yetenekli değil. Ama anlayışlıdır, dinler. İçiniz rahat olsun.
Balkona iniş yaptılar. Güvercine veda edip ev sahibinin mutfak havalansın diye açtığı pencereden içeri sızdı. Salona doğru ilerledi. İki çocuk televizyon izlerken kestane soyuyorlardı. Hafif hafif yanan soba yüzünden mayıştı ve biraz duvarlardaki resimlere bakarak oyalandı. Çocuklar ıslak çoraplarını sobanın önüne sermiş, çıt çıkarmadan televizyon izliyorlardı. Bir süre sonra kadın geldi, ateşi harlamak için sobanın demir kapağını kaldırdı. Tam o sırada içeri girip bacaya doğru yükseldi bizimki. Pek hijyenik sayılmazdı bacanın içi. Siyaha boyandı. Yükseldi, yükseldi ve bir filtreden kendini dışarı attı.
Muhtemelen siz de en fazla ne kadar yükselebildiğini merak ediyorsunuz. İşin aslı, uçakların peşine takılabiliyor. Veya bulutları istediği gibi sağdan sola, sonra şekil vermek için tekrar sağa sürükleyebiliyor. Ama tercih meselesi. Yukarılar soğuk olduğu için çok hızlı hareket edemiyormuş. Bu yüzden geçenlerde bir yabani at sürüsüne takılıp çayırları gezmiş. Boz bir atın üstüne oturup dinlenmiş. Yüzlerce yeşil tonunu bir arada görmüş. Dağları sevdiğinden sık sık çıkıyormuş tepelerine. Bazen birikmiş karları peşinden sürüklüyor, bazen kartal yuvalarının içine eğilip bakıyor, bazen yamaçlarda hız yaparken dağcıların şapkalarını düşürüyormuş – şapka düşürme işini çok sevdiğini söyledi.
Küçük evlerin çatılarında gezdi biraz. Uzun ince bir boşluk buldu ve dayanamadı, hızlandıkça hızlandı. Sokaktaki bayrakları havalandırdı. Bir restoranın şemsiyelerini yelpaze gibi salladı. Hastaneye uğradı. Bir hastanın açık camından içeri girip, masasındaki çiçeğin kurumuş yapraklarını düşürdü. Hasta adama yaklaştı. Serumu bitmiş mi diye bakacakken bir nefesle burnundan içeriye çekildi. Güçsüz bir nefesle. Oradayken yıllar önce aldığı nefesleri sayan bir yaşlıyla tanıştığını hatırladı. İki saniye sonra yavaşça, hem isteksiz hem de çaresiz bir şekilde dışarıya bırakıldı. Hemşirenin girmesiyle odanın açılan kapısından çıkıp yemekhaneye gitti. Telaşlı bir şekilde tepsileri hazırlayan bir çalışanla karşılaştı. Yemekhanenin yenilenmiş olduğunu gördü. Hastanenin açıldığı günü dün gibi hatırlıyordu.
Eğer bir şekilde yakalayabilseydik onu – olmaz da hani, eğer olsaydı, “Otur konuşalım, sen nerelisin, kimlerdensin?” diye soramazdık. Çünkü dünya var olalı beri etrafında dolaşıyordu. Bir ağaçtan ötekine gidiyor, çürümüş meyveleri düşürüyor, bazen bir karasineğe, bazen de bir atmacaya yoldaş oluyordu. Böyle bir gezgin nereden geldiğini bilir mi? “Varsa bir bildiği, o da girmediği yer olmadığıdır.” dediğinizi duyar gibiyim. Ama şimdi bahçe duvarının önünü süpüren kadının olduğu gibi, onun da geldiği bir yer var. Bacadan bacaya uçmadan, birimizin doğum gününe, diğerimizin mesai saatine konuk olmadan, sokakta bozuk parasını düşüren kızla didik didik parasını aramadan, mum ışığında kitap okuyan birinin mumunu söndürmeden, beyaz lahana toplayan işçinin üstünden hızla geçip onu sevindirmeden, söğüt dallarının arasından geçmeden ve mısır tarlasına saklanmadan önce onun da geldiği bir yer vardı. Tarlaya saklanmasından ve insanları temmuz ayında kendisine hasret bırakmasından önce ne yapıyordu, bilmiyorum.
Dedim ya, onu hep tanıyor gibiydik. Yalnız ne kadar görmüş geçirmiş olduğunu bilmediğimiz gibi, nerede yaşadığını da bilmiyoruz, ki gidip ziyaret edelim. Olur da yakalayabilirseniz birisi yanlışlıkla üfleyip uzaklara göndermeden önce onunla tanışabilirsiniz. Ketum birisi biraz. Nereden bildiğimi sormayın.
