Kağıdımla kahve içtik bugün. Birinden gördüğüm bir yöntemle kahveyle resim yaptım. Fena olmadı doğrusu. Umarım resimlerimi bir gün günlüğümle birlikte bulur, ve kahveyle boyamamın sebebinin fırçalarımla benim aramdaki kırk yıllık dostluk olduğunu anlarlar. Yine başladı benim mesai; olmuyor işte, içimdeki bu saçma anlaşılma umudu olmadan resim yapamıyorum. Rotasını kaybetmiş araç gibi saçma sapan yol alıyorum yoksa. Bu durumdan çıkmam gerek.
Resmimi kuruduktan sonra dosyaların arasına kaldırırken tesadüfen birkaç fotoğraf çıktı karşıma. Onlar da kahveyle boyanmış gibiydiler. Ama fotoğraflarda yabancılar vardı, bana ait değillerdi. Aylar önce bir eski eşya mağazasından aldığım dosyayı resimlerim için kullanıyordum. Son sayfalara gelmişim, içinden çıkan tek bir fotoğraf şaşırttı beni. Oturduk soğumuş kahvemle fotoğrafa bakmaya başladık. Gençler vardı gülerek kardaja bakan. Genç olmalarına değil de beraber olmalarına kalbim kırıldı. Saatlerce hareket etmeden bakabilirdim fotoğrafa. Hepsinin birbirlerine nasıl sarıldığına, kıyafetlerine, arkadaki piknik alanına… Bir müzede olsaydı panikle geçerdim bu fotoğrafı, biliyorum çünkü içime otururdu. Ama şimdi burnumun dibinde bitmişti. Gözlerimi bile kırpamıyordum. Haset miydi içimdeki? Özlem miydi? Belki ikisi, belki hiç biriydi. Ama fotoğrafa bakmak beni mutlu etmiyordu, bu kesindi. Sağ alt köşesinden tutan parmağım kağıdı sıktı, fotoğraf zarar gördü. Hızla elimden bıraktım.
İçimden bir ses diyor ki, o kağıt parçası aylarca masanın köşesinde kalacak. Gözüme girmesine rağmen sinirle onu görmezden geleceğim.
Ondan sonra kahvenin tadı yoktu bugün. Gözlerimde yaşlarla fırçalarımı yıkamaya gittim. Ellerim titremeye devam ediyordu.

Aslında hep olan bir şey değil miydi bu? Bir meydanın ortasında takılı kalan biz ve gelip geçen o güzel ama unutulması kolay insanlar…
BeğenLiked by 1 kişi