Bu bugün bulduğum üçüncü ölü kuş.
Çok küçük ve güzel. Kanatlarının üstü açık sarı. Yüzünde siyah çizgiler var ve karnındaki tüyler resmen mavi. Avuç içim kadar, insanın yanına yaklaşmaya kıyamayacağı türden. Ama şimdi cansız ve yerde yatıyor. Kuşun güzelliğini görünce daha da sinirleniyorum kedilere.
Peçeteyle tutup kaldırdım kaldırımdan. Sardım biraz. Hala sıcak olan kanı elime bulaştı ve içim bir garip oldu. Bir ağlama geldi. Birkaç saniye önce nefes alan canlı şimdi peçetenin içinde. Nefes almıyor. Eğer bu kadar güzel bir kuş olsaydım ve karnı tok bir kedi yüzünden bir daha uçamayacağımı bilseydim kahrımdan ölürdüm.
Çöpe atacaktım sıcak vücudu yem olmasın kedilere diye. Çöpteki çiçekleri gördüm. Salondaki vazoda görevlerini tamamlayıp atılan çiçekleri. O sırada garip geldi ölü insanların mezarlarını süslemek için yaşayan çiçekleri öldürmemiz. Bir kişi yetmiyor anlaşılan. Çiçekleri de gönderiyoruz ardından. Peçetenin içinden çıkardım kuşu. Çiçeklerin üstüne bıraktım. Dünyanın en renkli ve en ölü görüntüsü oluştu önümde. En doğal ve en üzücü. Resmini yapıp duvara asmalık ve oturup ağlamalık.
Çöpün kapağını kapattım. Ekosistemi suçlayamam. Yeryüzünde doğal bir şey kaldıysa eğer, o da ekosistem. Kedi bu. Ben et yerken oturup ağlamıyorum hayvanlar için. Hangi hayvanın ardından ne kadar ağlamak lazım? Kim veriyor ölçüyü? İnsanlar olarak dünyanın bizim etrafımızda mı döndüğünü sanıyoruz acaba? Çok sinirliydim kediye. Ama şimdi – artık kuş da gözümün önünde olmadığına göre – onu suçlamayı bırakabilirim. Zaten ben suçlasam da umrunda değil. Dalda bir kuş daha görse yine atlar üstüne, utanmaz. Ben yine peçeteye sararım kuşu. Gömüp başında ağlarım.
