Kimimiz ayakta, kimimiz oturmuş ve kimimiz de bulduğu en yakın duvara dayanmış dinliyorduk. Bir gözlüğün anlattığı, en acı ağıtlardan daha derine dokunan hikayeyi dinliyorduk. Bir gözlük, evet evet bildiğiniz gözlük. Mavi köşeli çerçeveleri olan. Hani öğretmenlerin taktığından. Heh işte öyle bir gözlük.
Hiç aklıma gelmezdi bir gözlükten hikaye dinleyeceğim. Ama işte ahir zaman mı derseniz yanlış yüzyılda doğduk mu dersiniz yoksa coğrafya kaderdir mi dersiniz bilemem, garip bir çağda yaşıyoruz. Gözlüklerin anlattığı hikayeleri dinlediğimiz ama sağırlarla dolu bir yüzyıl.
Gözlük kırılmış ama hiç pes etmeyen bir ele düşmüş olacak ki kırtasiyeden alınan kalitesiz bantlarla tamir etmiş birileri. Tamir etmeye çalışmış mı deseydim acaba. Yoksa tamir etmesine izin vermemişler mi? Bantlarla bir şekilde sabitlenen gözlük sonra tekrar kırılmış çünkü.
Gözlükler okumak yada yazmak için değil miydi? Ne zamandan beri hikaye anlatır oldular? Hikaye anlatmak kalemlerin işi değil miydi? Nereye gitti tüm kalemler de kırık gözlükler hikayeler anlatmaya başladılar?
Aklımdan geçenleri okumuş gibi cevap verdi kırık köşeli gözlük: “Benim kırıldığım yerde çok kalem de kırıldı. Ne kaleme ne gözlüğe değer mi veriliyor sanki?”
Peki ya kitaplar? Kitaplar nereye gittiler? Yeni hikayeler yazamasa da kitaplar da hikaye anlatırlar?
“Kitapları sürgün ettiler duymadın mı? Mavi poşetlere koyup demir arabalara bindirdiler.”
Ne diyeceğimi bilemeden gözlüğün camlarına baktım, kendimi gördüm. Normalde, normal şartlarda, kalemlerin kırılmadığı ve kitapların sürgün edilmediği normal günlerde böyle gözlüklerin arkasında çoğunlukla bir öğretmenin içi gülen gözleri olurdu. Ürperdim. Kalemi kırıp, kitabı sürgün eden öğretmene neler yapmazdı ki! Korka korka sordum.
“Peki ya öğretmen? O nereye gitti?”
Derin bir sessizlik oldu. Sonra da gözlüğün camları buğulandı. Hikayenin sonunu kırık gözlük bile anlatamadı.
Ve gözlüğü dinleyen tüm o insanlar aynı anda ceplerindeki mendillerini aramaya başladılar.
