Kırmızı, beyaz iyi bir kombine miydi? Yoksa mavi ve beyaz mı daha çok yakışırdı?
Kesinlikle sarı tek başına hiç güzel değildi. Buna kararım netti ama beyaz… kırmızıya mı yoksa maviye mi aitti?
Önümden geçip giden trenleri renklerine göre kafamda farklı sayfalara koyarken kulaklarıma dolan anons sesine dikkat kesildim.
Son iki yıldır duymakta olduğum o ses trenlerin geç kaldığını bildiriyordu yine ve… yine.
Gözlerimi kapatıp geri açarken varlığını gittiğinde arkasında bıraktığı şiddetli rüzgardan anladığım hızlı trenin geçmesiyle sarsılmıştım.
Kesinlikle beyaz tek başına daha güzeldi. Şunun asilliğine bakar bir düşünürdü insan. Ya da hiç geç kalmadığı için de hayran olabilirdim beyaza… Yani hızlı trenlere.
Telefonumu çıkarıp öğretmenimle olan sohbetime girdim. Geç kalacağımı yazdıktan sonra hızlıca telefonu kapattım. Soğuktan dolayı hızlıca ellerimi geri cebime koydum.
Sanarsın Ankara ayazı diyen iç sesimi bastırmaya çalışmamıştım bile.
Biz bu soğukta okula gitmeye çalışalım ama biricik trenimiz geç kalsın.
Adalet sadece mahkeme salonlarında vardı galiba.
Oflayarak oturduğum yerde hareketlendim. Karşı perona fıstıkımsı bir yeşile sahip olan tren gelmişti. Yolcularını alıp geri hareket etmiş ve içlerinden birisi benim olduğum perona gözlerini dikmişti. Tabelada yazan gecikme yazısını gördüğünde çantasını yere atmıştı. Etrafa saçılan kağıtlar rüzgarda her yere dağılmıştı. Ve bu onun umurunda değil gibiydi…
Tüm dikkatini vermiş olduğu tabelaya nefretle bakarken telefonu çıkarmıştı. Aradığı kişi ile olan konuşması çok uzun sürmemişti. Fakat kâğıtları toparlamaya tenezzül bile etmemişti. Merdivenlerden inerken orada artık ne o adam vardı ne de ona bakan diğer yolcular. Sadece hala uçuşmakta olan kağıtlardı geriye kalan.
Belki çok önemli olan ama şu saniyeden itibaren bir işlevi olmayan o kağıt parçaları…
Savunmasızca uçuştular.
Tüm peronlar boşalana kadar.
