Önce kuşları kovdular, göçmen kuşları. Kimse duymadı, kimse görmedi. Tüm o göçmen kuşlar bulutlarla ve umutlarla beraber kaybolup giderken ufukta, kimse kafasını kaldırıp da gökyüzüne bakmadı. Halbuki o kadar kalabalıktı ki kovulan kuşlar, şehrin sokaklarına gölge olup düştüler. Ne sokaklar ne de sokakları arşınlayanlar gölgeleri fark etmediler. Birer birer silinip giderken gölgeler kuşlardan geriye boş ve sessiz yuvaları kaldı, onları da talan ettiler. Dişi kuşların bin bir emekle örgüledikleri yuvaları bozup da dalları ateşe attılar, sonra da etrafına oturup tiz bir ezgi tutturdular. Kimse de sormadı tüm o dalların nereden geldiğini. Öylece yanıp gitti kuşların yuvaları ve hayatları.
Yuvaları yanarken kuşlar çok yol geçtiler. Onlar uçtu güneş onları takip etti. Derelerin, tepelerin, dikenli yolların ve gül bahçelerinin üzerinden uçtular da her biri bir diyara kondu. Umutlarını harç yaptılar, yeni diyarlarında yeni dallar buldular sonra da yeni yuvalar kurdular.
Beraberlerinde getirdikleri güneş yuvalarından taştı yeni sokakları aydınlattı. Yeni kapılar açıldı, yeni simalar karşıladı onları. Yol yaralarını zamanla sarıp iyileştiler, sonra da birbirlerine sarıldılar ve yeni göklerde uçmayı öğrendiler.
O sırada insanlar güneşin yokluğunu fark ettiler. “Ne yapalım, biz de ateşi söndürmeyiz o zaman.” dediler, kuşların yuvalarından sonra çiçekleri yakmaya başladılar. Tüm çiçekler birer birer yanarken, doğmayan her günle beraber daha çok çiçek yanarken, havaya acı bir yanık kokusu yerleşti. O kadar çok çiçek yaktılar ki gökyüzünü isden dumanlar kapladı, yıldızları da göremez oldular.
Yanan çiçeklerin haberi kovulan kuşlara ulaştığında yürekleri yandı. Her bir çiçek bir kor oldu da onları da yaktı. Rüzgardan rica ettiler, biraz yağmur taşısan da çiçekleri kurtarsan, diye. Kabul etti rüzgar, kimseye fark ettirmeden gidip sulayabildiği kadar çiçeğe can oldu. Ama yangın o kadar büyüdü ki, o kadar kızıştı ki tüm çiçekleri kurtarmak imkansız hale geldi.
Kuşların uzaktan uzağa alevi söndürmeye çalışmalarına inat, öyle büyümüştü ki yangın insanların evlerine sıçradı. Bir bir yanmaya başladı evler. Önce kuşların yokluğunu sonra da çiçeklerin boşluğunu fark etmeyen insanların evleri alevlere yenik düşünce sokaklara boşaldılar. Kuşların yuvalarını yakarak başlattıkları ateş kendi evlerine sıçrayınca açıldı gözleri ve kalmadı yatacak yerleri. Bir yer bulma, alevlerden kaçma umuduyla karış karış tüm sokakları aradılar. Ne alevlerden kaçabildiler ne de başlarını bir yastığa koyabildiler.
Bir evsizler ordusu olup çıktılar. Kafa kafaya verip düşünmeye, ateşi söndürmenin ve güneşi geri getirmenin yolunu aramaya başladılar. Gözlerini ufka dikip bir çıkış yolu beklediler. Her kafadan başka bir ses çıkarken bir çocuktan çıkan sesi duymadılar: “Kuşlar kovulduğunda bakmanız gerekmez miydi gökyüzüne?”
