Utanç duygusunu tanımlayamıyorum günlük. İmkanı olsa tutup keseceğim hayatımdan, bedenimden. Ama insanı insan yapıyor utanç duygusu. Şehir gazetesinin son sayfasını okuduğumda vücudumu saran şeydi, utanç duygusu.
Yaşadığım şehrin hemen dışında, bir gecekondu kasabasında gerçekleşen yangını yazıyordu gazeteler. Benimse gazete olmasa dışarıda gördüğüm sadece iki itfaiye aracıydı. Burnumun dibindekini görmeyip, resim yapmak, gerçek insanları resmetmek için ötelere gittim. Halbuki o gecekondu mahallesini ne görmüştüm ne duymuştum. İşte bu yüzden utanıyorum kendimden. Belki de şehir merkezindeki sergime gelen oldu o mahalleden…
Mürekkebin kururken camı açtım günlük. Benim bitmiş ruh halimin aksine yıldızları bir göreceksin. O kadar muntazam ve birlikte parlıyorlar ki gökyüzüne artık siyah diyemezsin. Ve bunu resmetmek istedim içimde doğan hızlı bir istekle. Ama bilmiyorum, buna hakkım var mı? Şimdi geçsem boyalarımla tuvalin başına cama tıklatmayacak mı düşünceler? Bir taraftan camı açıp bağırmak istemem, bir taraftan da boyaları dolaba kilitlemek istemem normal değil muhtemelen. Ama ben de normal değilim. Ben kimim ki yıldızlar üzülmemle solacak.
Ben küçük bir atölyenin lavabosuyum, renkler içimden akarken birbiriyle karışıp mahvoluyorlar.
Bunun üstüne bir şey yazamam muhtemelen.
Not: Yıldızlara yazılmış binlerce kilometre uzakta benim reçetem. Söz veriyorum bir teleskop alıp gökyüzünün arkasına bakacağım.
2. Not: Ve yarından itibaren kafamı köstebek deliğimden çıkarıp o kasabaya gideceğim. Hava yağsa, rüzgar kağıtlarımı uçursa ve koşmak zorunda kalsam bile.
