Buyrun efendim bir sandalye çekin de oturuverin karşıma. Kendimi tanıtmaya geldim size. Siz benim kim olduğumu bilmiyorsunuz. Birileri beni tanıyacak diye ödüm kopuyor da maske üstüne maske takıyorum her sabah evden çıkmadan önce. Benim kim olduğuma dair hiç bir fikriniz yok anlayacağınız. O yüzden oturun karşıma da dinleyin. Bir daha anlatır mıyım bilmem. Anlatsam da bu kadar yüksek sesle bir daha anlatmam. Diceğim o ki, ilk ve son şansınız bu. Can kulağıyla dinleyiverin.
Büyük bir şehrin küçük bir ailesinde doğdum ben. Büyük hayaller ve küçük beklentiler arasında bir yol bulmaya çalışırken bir baktım koca kız olmuşum. Ben daha nereden geldiğimi anlayamamışken bir teyzeler ordusu sardı etrafımı “Kızım ben daha dün senin altını değişirdim ne ara büyüdün sen” diye çığlık atarak yanaklarımı ıslak ıslak öpen ve hiç birini tanımadığım teyzeler. Ama teyzelerin de hakkını vermem lazım, yüzüme bana ait olmayan ödünç bir gülümseme yerleştirmeyi onlardan öğrendim. Bu her bayramda bir şekilde karşıma çıkan teyzelere ilk başta nasıl tepki vereceğimi bilemiyordum. Genelde de annemin arkasına saklanıyordum. Ama ne zaman ki “koca kız” oldum annemin arkasına sığamaz oldum, kendimi korumayı öğrenmeye mecbur kaldım. İşte böyle öğrendim yüzümde sahte bir gülümseme ile kaçamak cevaplar vermeyi.
Bir de komşu çocukları var, hiçbir kitapta yazmayan şeyler öğrendim onlardan. “Anne bu benim olsun mu?” diye en sevdiğim bebeğimi mıncıklayan bu külüne muhtaç olduğumuz nadide şahsiyetler beni önce çok ağlattılar. Yıllar boyu ağlayarak en sevdiğim oyuncaklarımı komşu çocuklarından korudum. Ama sonra saklamayı öğrendim. Ne zaman kapı çalsa en sevdiğim oyuncaklarımı yorganımın altına saklardım. Alışkanlık olmuş olacak, büyüyüp de oyuncaklarım bodruma inince bu sefer duygularımı yorganımın altına sakladım. O komşu çocukları olmasa nasıl öğrenirdim yorganın altında ağlamayı.
“Anneni mi daha çok seviyorsun babanı mı?” sorusunu çok duyduğumdan olacak kimseyi sevemedim ben. Birini sevsem diğeri üzülürdü, öyle öğrettiler bana. Kimseyi üzmeyeyim derken de kimseyi sevemedim. Ondan bu kumru değil de kukumav kuşu olup evde tek başıma oturuşum. O yüzden ellerim hep cebimde dolaşırım. Tutanı olmayan ellerin yeri ceketlerin cepleridir. Alışveriş yaparken itinayla seçerim o cepleri, seçemediğim hayat arkadaşıma inatla.
Bakın size bir şey daha anlatayım. Ben küçükken yaşadığımız büyük şehirden bunalınca küçük köyümüze giderdik. Teyzeler orada da rahat vermezlerdi. “Seni bize götüreyim sen benim kızım ol.” diyen teyzelerden bana miras kaldı bu kimseye güvenemeyişim. Hatta bir keresinde şakacıktan olacak nenem de “Tamam alın sizin olsun biz de çok torun var.” demişti de küçük dünyam başıma yıkılmıştı.
Şimdi soracaksınız, madem bunca şey oldu neden mezun olup doğduğun sokağa geri döndün, diye. Siz hiç Hansel ve Gratel’in hikayesini dinlemediniz mi yoksa? Başka hikaye kalmamış gibi o kadar çok anlattılar ki bu masalı bana ben evden çıkmaya korktum. Ne zaman yola çıksam yolumu kaybedeceğim sandım. Keşke sadece yolumu kaybetmekle kalsam, bir de beni pişirip yemek isteyen bir cadı vardı. Hiç alınır risk mi bu? Ben de çözümü evde kalmakta buldum.
Ama bu kadar yeter efendim, ipin ucunu kaçırmamak lazım. Çok bile anlattım. Yeter bu kadarı. Elalem duysa ne der sonra. Duymasınlar, bilmesinler kim olduğumu. Siz elaleme bunlardan bahsetmeyin e mi?
Hadi sağlıcakla…
