Yıllar boyunca çabaladığın ama bir süreden sonra vazgeçtiğin kaç tane şey vardı? Sırf umudun yitti diye, ya da canın sıkıldı diye…
Mazeretin, mazeret olması için hangi şartlar gerekliydi? Kimse bilmezdi oysa ki. Kendi kurallarımıza göre yazdığımız hayatta bir başımıza savaşırdık. Benliğimizle.
Arkamıza dönüp baktığımızda gördüğümüz o harabe alanı gitgide büyürken tek istediğimiz başarmaktı aslında. Yani gerçeğinde…
Ama biz bir hayal dünyasının içinde yaşıyorduk.
Çabalamadan, etrafımızdakilerin bizim için her şeyi halledebileceğini var sayarak geçirilen bir hayal. Bir emeğin bir olurun bulunmadığı o yer. Yaşamasının zor ama çıkılmasının imkansız olduğu düşünülen bir dünya.
Ama en önemlisi de geriye atılamayan o adımdı. Sorunun kendimizde olduğunu çok sonradan görmemizdi. Gözlerimiz sürekli olarak dışarıyı gözlemlerken benliğimize bakmıyor oluşumuzdu.
Dışarıda deneyimlenip hatalarımızdan ders çıkarmamız gereken onca şey varken bizlerin yaptığı tek şey tembellikti.
Tabii sonrasında gelen pişmanlığı da unutmamak gerekirdi.
Mumumdan damlayan bir damlayla yazıma ara verdiğimde gözlerim, kararmış olan havadan saate kaydı. Son bir kez defterimin sayfalarına baktıktan sonra ayaklandım. Yanmakta olan muma üflerken yükselen dumanı içime çekmeden oradan ayrıldım.
