Ne düşüneceğini bilmiyordu. Sayfalarca düşünce vardı aklında. Eski sayfalar, temiz sayfalar, buruşmuş sayfalar, ezilen sayfalar, çekmecelere sıkışmış sayfalar, yakılmış sayfalar, artık orada olmayan sayfalar, matematik defterinin kareli sayfaları ve daha birçok sayfa…
Kendine eziyet ediyordu. Bu kadar düşüncenin nasıl üstesinden gelebilirdi… Herkes bu kadar düşünüyor muydu? Yoksa düşünmeyenlerin payı da mı kendine düşmüştü? Sayfalar dolusu düşünce gökten yağarken diğerleri kaçmış olmalıydı. O ise durup hepsini toplamaya çalışmış, sayfalar yere düşüp mahvolmasın diye ceplerini doldurmuştu.
Sokağa çıktı. Hep yapardı bunu. Sayfaları arkasında bırakmaya çalışırdı. Bir iki tanesi kapının altından süzülür peşine takılırdı. Keşke postacı gibi teslim edebilseydi onları önünden geçtiği evlere. Yol boyunca ensesinde sayfaların nefesini hissetmeseydi… Ama geliyorlardı işte. O da kapı kapı dolaşıyordu insanlara ne düşündüklerini sormak için.
“İşimi.” diyordu insanlar. “Okulu, hastalığımı, ettiğim bir kavgayı, çektiğim fotoğrafı, faturaları, değiştirmem gereken koltuğu, arabanın muayenesini, siyaseti, akşam ne pişireceğimi, bir ihaneti, dedikoduyu…”. Daha da yalnız hissediyordu.
Düşünmeyi rafa kaldırtacak bir güler yüz arıyordu. Samimi bir muhabbet, plastik bardakta sallama çay içecek birini arıyordu. Yoktu. Uzaktalar mıydı? Ne girmişti aralarına? Yollar ve köprüler duvar örmüştü. Koyunlarıyla gezen bir çoban olsaydı, göç eden bir pelikan veya rüzgara karışmış bir toz parçası… Kendi gibi, düşüncelerinden tüneller inşa etmiş biriyle karşılaşacağından emindi. Bir güler yüz arıyordu tünele meşale tutacak. Sonra da sayfaları ateşe verecek. Güler yüzler denizaşırı yaşıyorlardı. Tropik meyveler gibi.
Elinde çayla bekliyordu.
Göz ucuyla sayfalara baktı. Çoğalıyorlardı. Evin bütün deliklerinden giriyor ve birikiyorlardı. Adım atacak yer kalmayacaktı, biliyordu. Eğer kapısını çalan olmazsa sayfalar arasında boğulacaktı. Kendini nasıl kurtaracağını bilmiyordu. Son kibrit kutusu boşalmıştı. Son mum ermişti. Tünelin girişi geride kalmıştı.
Elinde çayla bekliyordu.
Daralıyordu. Baraj kapılarının zorlandığı gibi zorluyordu düşünceler evinin kapısını. Uçuyorlardı. Kaçıyorlardı. Saçlarını karıştırıp ceplerini boşaltıyorlardı.
Elinde çayla bekliyordu.
Sayfaların yoğunluğundan ayağa kalkmak zorunda kaldı. Antreye doğru sürüklendi. Bir cereyan hissetti. Rüzgar nereden geliyordu? Hangi cam acıktı? Dış kapıda kimse yoktu. Sayfalar havalandı, havalandı ve kaçıştılar. İçlerinden birinin yanağını kestiğini hissetti. İç güdüyle elini yüzüne götürdü. Yanağındaki kesiğe yavaşça, ama inatla süzülen tuzlu su yarayı yakmaya başlamıştı.
Elinde soğumuş bir çayla bekliyordu.
