Defterin yarısında bile değil, anlatımın sonundayız. Bir ressamın fizyolojik olmayan sonundayız. Kabul edilmiş bir son. Pes edilmiş.
Söz verdiğim gibi gittim o kasabaya günlük. Mahcubiyet ve utançla gittim ama pişman olmadım. Kasaba insanları bana kızgınlıklarını hiç belli etmediler. İtiraf etmem gerekirse beni çok çabuk kabul ettiler. Hemen ortalarına oturmadım tabii ki, önce etrafı turladım o gün. Havada nefes almayı zorlaştıran bir nem vardı. Nefes nefese çıktım taş yokuşları.
Kariyerimin zirvesiydi o yokuş. Altımda kalan manzara gecekondu mahallesiydi. Birbirine geçmiş evler, döküntü duvar ve çatılar, üç evden birinin çatısında kendini gösteren televizyon anteni, bulunan her boşluğa çekilmiş ipler ve asılmış çamaşırlar, sokaklarda oyuncaklar, camlarda kırıklar, bölgenin yoğunluğundan dolmuş çöpler, sprey boyalarla boyanmış duvarlar, eski mimarisiyle ara sıra göze çarpan yapılar, nem ve yemek kokuları.
Beni hemen aralarına aldılar dedim ya, seyyar satıcıları çizip onlara hediye ettim. Dar sokaklarda çocuklarla top oynadım. Hatta oldukça uzun süre oynadım. Öyle ki güneş neredeyse batmak üzereydi ve hala çizmek istediğim çocukların resmini yapmaya başlamamıştım.
Çocukları top peşinde bırakıp hemen yolun kenarına şövalemi kurmaya başladım. Çocuklardan biri sokağın başındaki tamirci dükkanından bir el lambası getirdi. Tuvali net görebileyim diye yanımdaki tabureye koydu.
Ben resme başladım. Tek tük topa ara verip tuvale bakmaya gelenler oldu aralarından. O sırada resmin ilk hallerini bir şeye benzetemeyince yeniden topa döndüler. Sadece bir çocuk biraz uzunca kaldı yanımda. Adımı sordu, söyledim. Adını sordum, söyledi. Tanıştık resmin başında. Ben resmin sonlarına yaklaşıyordum. Sokağın renkleri belli oluyordu artık. Çocuklar vardı. Bir iki ayrıntı kalmıştı.
Denemek istedi çocuk. Ben de kabul ettim, boş bir kağıt çıkardım. Kalem verdim, fırçayla denemek istediğini söyledi. Bu sefer fırça verdim.
İçimde bir sevinç vardı günlük. İçimde küçük bir çocuğa resim çizdirme sevinci vardı. Abartmış olabilirim. Ne beklediğimi bilmiyorum. Yine de eline belki ilk defa fırça alan bir çocuktan harika bir resim çizmesini beklemediğimi biliyorum. Beklentim var mıydı ki? Sadece mutluluk vermişti bana bu durum. Hala da veriyor, pişman değilim ama ardından gerçekleşen şeyi önceden göremediğim için kendime kızıyorum. Halimi görmezden gelmişim, kendime kızıyorum. Ayakta durmak için yapmam gerekeni yapmışım. Yine de kendime sinirliyim. Sinirlenecek başka kimsem yok. Ellerime sinirliyim.
Çocuk fırçayı önce palete sürdü dikkatlice. Önce ne kadar boya alması gerektiğini kestiremediğini düşündüm. Sonra aslında benim hareketlerimi taklit ettiğini anladim. Sol eliyle kağıdın köşesinden tuttu kaymasın diye. Fırçayı kağıda sürdü. İşte renklerim orada soldu.
Çocuk beni taklit etmeye çalışırken ellerini titretiyordu. Kasıtlı bir şekilde dalgalı bir çizgi çekti. En büyük korkum başıma gelmişti işte. Bir ressamın en büyük korkusu başına gelmişti. Elleri titriyordu. Ellerim titriyordu. Artık fırça tutamazsın diyordu kulağıma rüzgar. Gecekonduların duvarlarında yankılandı duymak istemediğim sesler. Senin sonun geldi. Artık resim çizemezsin. Bu noktada bitecek hayatın. Resimlerin güzel olmayacak. Çizmek istediğini bile çizemeyeceksin. Giderek daha çok artacak titreme. Sinirlenecek kimsen yok. Ellerine sinirleneceksin. Su bardağı bile tutamayacaksın. Tuvallerin yardımına koşamayacak. Bitti işte. Bir fani iş de bitti.
Kıyamet kopsa solmaz dediğim kasabanın renkleri soldu. Çocukların kıyafetleri siyah beyaz oldu birden. Resmim tek tona büründü. Bir hortum çıksın dedim içimden. Çıksın ve sustursun şu rüzgarı, toplasın etrafımda ne varsa götürsün. Ama dedik ya, önemsiz bir insanım. Ben üzüldüm diye hortum mu çıkacak…
Sevgili Günlük. İkimizin de sonu geldi. Bana iyi dayandın. Seni de bu sona sürükledim. Kayboluşa meyilli anıları ve resimleri yaşatma görevini sadece sana yüklediğim için üzgünüm. Lütfen biraz dayan. Sadece biraz.
