‘Hiç yaşamadan ölenler olacak bir gün.” ve bundan korkmalı insan. Yürüyorum zannedip hiç yürümeden, bir şiiri duyarak okumadan, bir şehre ait olmadan, bir kere dahi mektup yazmadan, zamanı duymadan ölüp gitmekten korkmalı insan.
Mavisini Yitirmiş Yaşamak, Ali Çolak’ın 90’ların sonunda yazdığı ama sanki daha dün yazılmış gibi gelip bizi bulan, zamana meydan okuyan kitabı. Kitap okuyucuyla bağ kurmakla kalmıyor, insana neleri özlediğini hatırlatıyor, hayatı yaşamanın daha bizcesini daha kalbe iyi gelen yolunu gösteriyor. Bizim hızlanan, hızlandıkça rengi solan, anlamı azalan, ekranlara hapsettiğimiz hayatımızı yüzümüze vuruyor adeta. Ve uyarıyor: “Ölmeden önce yaşamaya bakın.”
Yürümeyi ayakların yere basmasından ibaret zanneden, sevmeyi de düşünmeyi de bilmeyen, tebessüm etmeyi unutmuş, ecdadla dostluk bağlarını koparmış, gelişine yaşayan insanlar doldurdu yeryüzünü. 5 dakikalık yolu bile kulaklığımız olmadan gitmeye cesaret edemiyoruz, kendi düşüncelerimizden kaçıyoruz adeta. Anlık videolar kaydırmanın ruh sıkıntımıza iyi geleceğini sanıyoruz, daracık ekranlara hapsediyoruz kendimizi. Kendimizden giderek uzaklaşıyoruz.
Yaşamak dediğin böyle mi olmalı?
Sakince, hissederek ve şükrederek yaşamak kalbe iyi geliyor. Yürümeyi bile adeta sanatlaştırmak, penceremizin önündeki ağaçlarla bağ kurmak, dünyadan göç etmiş iyi insanlarla arkadaş olmak, tebessüm biriktirmek, yaşadığımızı hissetmek, gök ve suyun mavisini fark etmek, bir sanat eseri nazarıyla bakmak yere ve göğe… İşte yaşamak dediğin böyle olmalı, aceleye getirmeden, ahenk içinde.
İnsan bu dünyada nasıl ki geçici, çok uzun kalamayacağı belli, yaşamayı da ciddiye alması lazım değil mi?
Gelin biz de hayatı yaşamaya çalışalım,telefonları kapatıp biraz gökyüzüne bakalım, kendimizle başbaşa kalıp kalbimizi dinleyelim, hissederek dua edelim, biraz sakinleşelim ve hayatı yaşayalım. Zira her an son anımız olabilir ve yaşamadan ölmek sermayemizi israf etmek olur.
“Gariptir insanoğlu; yürümez, sevmez, mektup yazmaz, ağlamaz ve dua etmez… Sonra da mutlu olamıyorum, der!”
