Çok iyi tanıdığım bir yabancıya;
Gördün mü bak, yine veda edemedik. İlk veda etmeden ayrılışımızı hatırlıyor musun? Sen çok aramıştın, ben çok kaçmıştım sonra da bir anda bambaşka bir yerde ortaya çıkıvermiştim. Veda etmeden çekip gitmiştim ama geri gelecektim ve ben gittiğim gibi geri geldiğimde aramızdaki herşey aynı kalmış olacaktı. Sanki hiç gitmemiş hep var gibi olacaktı. Dalgalara direnmiş, bilmem kime güvenmiş ama geri geleceğime inanmıştım.
Sonrası? Sonrası ikimizin ve hatta tüm çevremizin bildiği bir hikaye. Mesafeler önemli değildi, her şeyi konuşup halledebilirdik, sen beklersen ben de beklerdim, sen özeldin, ben biriciktim, ben seni hiç yargılamazdım, sen beni hep anlardın, benim en yakınım sendin, sen bensiz olamazdın, hep en yakın arkadaş kalacaktık. Yada en azından biz öyle sanmıştık ve aynı yalana inanmıştık. Hem de öyle bir inanmıştık ki aksine ihtimal dahi vermiyorduk. Verene de kızıp geçiyorduk.
Sonra? Sonrasını ben bilmiyorum, sen biliyor musun onu da bilmiyorum, hiç anlatmadın çünkü. İp nerede inceldi ve nerede koptu, ben senden ne zaman vazgeçtim, sen benden ne zaman nefret ettin, beni nereden yaraladın, sen nereden darbe aldın, ben ilk nereden kırdım, sen son kez ne zaman sevdin inan bilmiyorum. Ama olanlar oldu ve yıllarımızı verdiğimiz kağıttan evimiz başımıza yıkılıverdi. Sen ne zaman ve nasıl çıktın o enkazın altından bilmiyorum, zaten sen de benim çıkış hikayemi bilmiyorsun. Ben çok zor çıktım o enkazın altından daha doğrusu çıkmaya çok zor ikna oldum. Sanki o enkazdan çıktığımda, o kağıttan evin artık bir enkaz olduğunu kabul ettiğimde sana ama en çok da kendime ihanet edecektim. Seni artık sevmediğimin farkındaydım, sen de beni sevmiyordun zaten. Yüzüme bile söylemiştin. Yine de çıkamadım o enkazdan, çıkmak istemedim. Çıkarsam çünkü, bir daha geri dönemezdim, geriye kalan tek şey o enkazdı, ya ben enkazdan çıktığım için sen üzülürsen diye düşündüm ve uzun bir süre çıkamadım o enkazdan. Doğru çıkışı bulamadım ve bir labirentte kayboldum. Bu öyle bir labirentti ki geçmişten anılar, verilmiş sözler ve paylaşılmış sırlar içinde hapsolmuştum. Çıkamıyordum. Sonra bir gün gözyaşları içinde bir dostun omzunda buldum kendimi. O dost kızdı bana, ben bana verilmiş en büyük emanettim ve kendimi enkaz altında bırakmaya hakkım yoktu. O gün bitirdim içimde yarım kalmış tüm cümleleri ve kendi ellerimle diktiğim duvarları yıkıp çıktım o enkazın altından.
Sen ne zaman çıktın o enkazdan bilmiyorum ama çıkmışsın, öyle dediler. Sevindim çıktığına. Çünkü ben o enkazdan çıktığımda bir dilek tutmuştum. Mutlu olsun, güzel bir hayatı olsun ama ben o hayatta olmak istemiyorum, demiştim. O yüzden umarım mutlusundur, umarım güzel bir hayatın olur ve iyi insanlar çıkar karşına. Biz bizi ne zaman tükettik bilmiyorum ama geriye içi hediyelerle dolu bir kaç kutu ve eski günlüğümün sayfalarına emanet birkaç devrik cümle kaldı. Ve evet, yine veda edemedik. Daha da kötüsü, bu sefer geri dönmeyi dahi istemeden ayrıldık.
Bu mektubu o edilmemiş vedaya kefaret say. Bir daha da açmam bu konuları zaten. Bana verdiğin mektupları attım geçen, bilmiyorsun. Zaten az olan fotoğraflarımızı sildim, onu da bilmiyorsun. Artık seni sevmiyorum, bence bunu biliyorsun. Ama neyse şimdi boşver bunları, olanlar oldu, demek ki böyle olması gerekiyormuş, olan da bir hayır vardır hep zaten.
Ben yine de tüm o kırgınlıklarımı ve kızgınlıklarımı affetmeye çalıştım. Kin tutan biri değilim, biliyorsun. Tanıyorsun beni. Hem de çok iyi tanıyorsun. Sana da kin tutmuyorum, merak etme. Son kez teşekkür etmek istiyorum sana. İkimizde küçük birer kızken birbirimize dayanıp ayakta durabildiğimiz için ve o üzgün kıza gülmeyi tekrar öğrettiğin için. Seni kırdığım için de üzgünüm, her ne kadar elimden daha iyisi gelmemiş de olsa. Seni kırmamak için her şeyi yapmıştım ama demek ki yetmiyormuş. Demek ki her hikaye güzel bitmiyormuş.
Demek ki buraya kadarmış.
Mutlu olman dileğiyle…
O yüzden şimdi elveda çok iyi tanıdığım yabancı…
Yeri gelmişken, olur da merak edersen diye, ben de iyiyim, mutluyum
