Ellerimin titrediğini hissediyorum. Odam buz gibi. Parmak uçlarım bu odada neye dokunsa soğuktan uyuşmaya başlıyor. Aylar önce siyah astar attığım tuval beni izliyor, “Benden başka kimse yok, biliyorsun değil mi?” diyor. Burada başka kimse yok. Dışarıda da yok. İşin aslı, dünyada benden, bu tuvalden ve içimde büyüyen o alevden başka bir şey var mı emin değilim. Varlıktan uzaklaşıyorum. Aklımda son kurduğum cümleler, son konuştuklarımız yankılanıyor. Zor olduğunu söylemiştim. İnsanın kendi içindekileri görebilmek için ve gösterebilmek için bir kağıda muhtaç olmasının zor olduğunu söylemiştim. Duymuştu beni. Duymuştu ama anlamış mıydı?
İşte yine bu soğuk odadayım ve kendimle yüzleşmek zorundayım. Keşke şu harap olmuş duvarda avucum kadar bir delik olsa da…
“Görsünler istiyorsun.” diye fısıldıyor siyah tuval.
Evet, bunca şeye rağmen görsün diye çabalıyorum. Saçmalıyorum. Çizdiklerimden anlaması için ben olması lazım. Bu soğuk odada yanıma oturması lazım. Demir sandalyeye her dokunduğunda parmak uçlarının yanması lazım. Yanması lazım, evet. İçten içe yanması lazım. Kırılıyorum. Elimdeki cılız fırçayı da kırmak istiyorum, halbuki onun ne suçu var? Ne önemi var bu kadar hissetmenin? Ne mantığı var…
Vakit geçiyor. Fırçalar cam kavanozdaki suyun içinde titremeye başlıyor. “Hazır değilim” diyorum. Hiçbir duyguyla yüzleşmeye hazır değilim. Benim sohbetim tuvalle ama kahrımı fırçalar çekiyor. Oturduğum sandalyede küçülüyorum. Sırtım bükülüyor, kemiklerimin birbirine batmaya başladığını hissediyorum.
Sanırım üşüyorum. Hayret! İçimdeki alevi durmadan körüklememe rağmen nasıl üşüdüğümü anlamıyorum. Arkama bakıyorum. Tekrar ve tekrar duvarda bir delik arıyorum. “Kimse görmeyecek.” diyor içimdeki ses. Dünya üzerinde bir tek üçümüzün kaldığını yeniden fark ediyorum. Fark etmek ağır geliyor. Yalnız hissediyorum.
Fırçayı elime alıyorum. Kendiliğinden hareket etmeye başlıyor sanki. Bir boyadan ötekine, cam kavanozdan tuvale yürüyor. “Daha fazla beklersen soğuktan öleceğiz.” diyor. “Haklısın.” diye geçiriyorum içimden. Müdahale etmiyorum. Ne renk kullandığını da hangi sırayla boyadığını da hatırlamıyorum. Tuvalin değişimini izliyorum. Parmaklarım hareket ettikçe kemiklerim rahatlıyor. Yangından burnuma gelen is kokusu zayıflıyor. Çıtırtı sesleri azalıyor. Kırmızılara boyanan tuvali canlı bir tiyatro performansı gibi izliyorum. Tek seyircisi benim. Arkamdaki tüm koltuklar boş.
Vakit geçiyor. Bileklerim yorulup fırça, su dolu kavanoza düştüğünde seyirci koltuğundan ayağa kalkıyorum. Gösterisini bitirmiş tuval, soğuk ve karanlık odada parlıyor. Alkış bekliyor, biliyorum. Sırtı dik, yüzü ak ve görevini tamamlamış tuval benden takdir bekliyor. Bense onu göremiyorum.
Önce üstten, sonra alttan bakıyorum ona ama tuvali bulamıyorum. “Sen de mi gittin.” diye mırıldanıyorum şaşkınlıkla. Tek görebildiğim odaya ışık saçan alevler oluyor. “Yanıyorsun.” diyorum, “Artık dünyada sadece ikimiz kaldık ve sen de yanıyorsun.”
