Soğuktan dolayı, Efsun’un ağzından çıkan duman havaya karıştı. İstanbul sokaklarında dolaşıp duruyor, pastaneyi arıyordu. Sokaklar tabii ki tıklım tıklımdı, etraf insandan geçilmiyordu. Arabaların ve insanların gürültüsü dinmiyor, sokaklar daha da kalabalıklaşıyor, etrafta koşuşturan çoğu insan bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Birkaç saat sonra hem yeni yıla hem de yeni yaşına girecekti Efsun. Sokaklar bu yüzden kalabalıktı: birkaç saat sonra yeni yıla girecekleri için herkes son hazırlıklarını bir an önce halledip, evine gitmek istiyordu.
Efsun, bir yandan yürürken bir yandan da gözlerini dükkan ve mağazaların tabelalarında gezdirdi. Pastane yazısını aradı. Omzundan düşen atkısını düzeltti.
Bir süre sonra hızını düşürmek zorunda kaldı. Bakışlarını tabelalardan çekip, karşısında ki uyuşuk uyuşuk yürüyen adama dikti. Burnundan sesli bir nefes verdi.
‘’Pardon! Geçebilir miyim?’’ dedi sesini duyurmaya çalışarak.
Adam bir süre Efsun’a dönmedi, çekilmedi. Başkasına diyor sandı.
‘’Beyefendi! Çekilir misiniz!’’ Efsun’un sabrı taşmaya başlıyordu. Hem bu soğukta, tıklım tıklım İstanbul sokaklarında pastaneyi arıyordu, hem de bu adam yürümüyordu resmen!
Adam en sonunda Efsun’a dönüp bir iki saniye baktı ve sola çekildi. Efsun açılan boşluktan geçip, oflayarak yürümeye devam etti. Yaklaşık 15-20 dakika daha yürüdükten sonra biraz ileride ki pastane yazısını gördü, tabii önünde ki uzun kuyruğu da. Yine oflayarak sıranın sonuna geçti. Bu süre zarfında atkısı yine omuzundan düşmüştü. Tekrar düzeltti.
Efsun bugün doğum gününü ve yılbaşını, arkadaşı Saye ile kutlayacaktı. Ancak pastayı alma işi Efsun’a kalmıştı. Çünkü Saye, pastayı almak için pastaneye fazla uzaktı. Ve Efsun’da pastayı almak için yarım saattir İstanbul sokaklarında koşturuyor, pastayı yılbaşına yetiştirmeye çalışıyordu.
Başını sağa eğip, sıranın ucuna bakmaya çalıştı. Biraz da olsa azalmıştı. Tam geri çekilecekken gördüğüyle duraksamak zorunda kaldı.
Pastanenin kapısından bir çift çıkmıştı. Birde 6-7 yaşlarındaki kızları. Pastaneden gülerek çıkmıştı. Kızlarının üstünde kalın kaşe bir kaban, kar botları, yumuşak bir atkı ve beresi vardı. Eğilip, kızlarının yanaklarına birer öpücük kondurdular. Mutluydular. Aile kadrajdan çıkınca, kaldırımın ilerisinde bir kız çocuğu daha gördü. Ama bu kızın yanında anne babası yoktu. Yada onu soğuktan koruyacak montu, atkısı, beresi, botu yoktu. Aksine; üstünde ince bir lacivert badi, altında siyah bir eşofman, ayağında spor ayakkabıları vardı. Kömür karası, beline kadar gelen saçları dağılmıştı. Efsun, az önce ki mutlu aile tablosunda, içinde olmak istediği aileyi, sonrasında ise kendisini görmüştü. Hayat, yine gerçekleri Efsun’un yüzüne vurmuştu.
‘Senin annen baban nerede?’
‘Bilmiyorum’
‘Nasıl bilmiyorsun? İnsan annesi babası nerede bilmez mi Efsun? Çok komiksin’
‘Gerçekten bilmiyor musun Efsun? Yoksa senin annen baban yok mu?’
‘Hayır, var!’
‘Hani, neredeler Efsun?’
‘Dün gördüm ben Efsun’u. Yaşlı bir kadın almaya geldi onu okuldan’
‘O kadın mıydı annen?’
‘Hayır! O Asu Teyzem!’
‘Yani annen ve baban yok?’
‘Sizinle konuşmak istemiyorum! Rahat bırakın beni!’
Efsun’un zihnine düşen anı, kalbini sızlatmıştı. Boğazına kocaman bir yumrunun oturmasına neden olmuştu.
Arkadan gelen,
‘’Ablacığım, yürüsene!’’
‘’Kardeşim, ilerle hadi!’’
‘’Kim yürümüyor da gitmiyor bu sıra!’’ sesleriyle kendine gelip ilerleyebilmişti Efsun. İlerleyip, aradaki boşluğu kapattı. Kafasını eğip tekrar kaldırıma bakındı ama kızı göremedi. Tekrar önüne döndü. Bir süre sonra da zaten sıra ona geldi. Çeşit çeşit tatlılarla dolu vitrine baktı. Gözleri muzlu pastayı aradı ama bulamayınca kafasını kaldırıp, vitrinin arkasındaki görevli kadına sordu.
“Muzlu pasta kalmadı mı?”
“Hayır, kalmadı maalesef. Ama aynı fiyata kestaneli pasta var. Onu vereyim mi? Onun da tadı çok güzeldir.”
Efsun’un yüzü biraz düşmüştü. Çantasından telefonunu çıkarırken,
“Peki, tamam. Onu verin.” Dedi kadına.
Kadın pastayı hazırlarken, Efsun da telefonundan mesajlar kısmına girip Saye’yi buldu.
‘Saye, muzlu pasta kalmamış. Kestaneli pasta alıyorum onun yerine.’
Telefonu kapatıp montunun cebine koydu. Pastanın paketlenmesini bekledi. Kadın pastayı paketledikten sonra vitrinin üstüne koydu. Efsun da pastanın ücretini ödeyip pastaneden çıktı. Ama daha pastanenin önünden ayrılmadan telefonuna bir mesaj düştü. Telefonunu cebinden çıkarıp mesajı okudu.
‘Efsuncuğum, ben sana söylemeyi unuttum. Kusura bakma. Benim acil bir işim çıktı. Çok üzgünüm, gelemeyeceğim.’
Efsun, mesaja bakakalmıştı. Bu seferki doğumgünü de yalnız geçmeyeceği için mutlu olmuştu. Ama şimdi mutluluğundan eser kalmamıştı.
Telefonu yavaşça cebine koydu ve ilerlemeye başladı. Atkısı yine omuzundan düşmüştü. Ama bu sefer düzeltmedi.
Bu doğum gününü de yalnız kutlamak istemiyordu.
Hızını arttırdı ve tüm sokakları aramaya başladı.
O kızı arıyordu.
Çocukluğunu gördüğü kızı.
İnsanlara çarpa çarpa ilerliyor, kalabalıktan sıyrılmaya çalışıyordu.
En sonunda, üç sokak ötede, bir duvarın yanına sinip, insanları izleyen kızı gördü. Sırtını duvara yaslamış, dizlerini karnına çekmiş, kollarını dizlerine dolamış ve çenesini de diz kapağına dayamıştı kız.
Efsun rahatlamış bir nefes verdi ve kızın yanına ilerledi. Kızın tam önünde durduğunda gülümsedi.
El sallayarak,
“Merhaba, yanına oturabilir miyim?” dedi.
Kız önce kafasını kaldırıp Efsun’a baktı. Sonra sırtını yaslamış olduğu duvarla temasını keserek, sola doğru kayıp Efsuna oturması için yer açtı. Efsun da daha da gülümseyerek kızın yanına oturdu. O da sırtını duvara yaslanıp, dizlerini karnına çekti. Kutuda ki pastayı da aralarına koydu. Birkaç dakika boyunca konuşmadılar. En sonunda Efsun, pastayı kutusundan çıkarmaya başladı.
“Pasta sever misin?” dedi kıza bakarak.
Kız önce kutudan çıkan pastaya baktı. Sonra gözlerini Efsun’a çıkarıp, olumlu anlamda başını salladı.
Efsun en sonunda pastayı çıkarıp ortalarına koydu. Poşetin içinden çatalları aldı ve birini kıza uzattı. Kız çatalı aldı. Ama pastayı yemedi. Bakmakla yetindi.
Efsun pastadan bir çatal aldı ve kıza döndü. Elini uzattı.
“Benim adım Efsun, senin adın ne?”
Kız önce uzatılan ele baktı. Sonra Efsun’un yüzüne baktı. Çatalını pastanın yanına koydu ve ellerini kaldırdı.
‘Benim adım da Efsun.’
Efsun için o an, zaman durdu.
Kız konuşamıyordu. Bu yüzden, kendini işaret diliyle tanıtmıştı. Üstelik bu kızın adı da Efsun du.
Efsun da ellerini kaldırarak, işaret diliyle
‘Memnun oldum, Efsun’ dedi gülümsemeye çalışarak.
‘Ben de’
Efsun, önüne dönüp pastayı yemeye başladı. Görüşü bulanıklaşıyordu. Kız omzuna dokundu Efsun’un. Efsun ona döndüğünde
‘Bugün benim doğum günüm, biliyor musun?’ dedi kız.
Efsun’un gözündeki düşmemek için direnen yaşlar, bu cümleyle yanaklarından akmaya başladı.
*
Ve o gün, iki Efsun da doğum günlerini ilk defa yalnız kutlamamışlardı. Yalnızlığın ve kimsesizliğin onlara kucak açtığı bu dünyaya -istemeden- karşı gelerek, birbirlerini bulmuşlardı.
Kestaneli Pasta – İnci
