Koskoca 27 yıl; Modern zamanda, yoksul şartlarla yarım bir ömür eder. Tam 27 yıl sonra dönmüştüm o ellerinin kanı bir 27 yıl daha yıkansa geçmez kasabaya. Göğü kararmış, suları suçlulukla akan, sokaklarında sorumsuzluk kol gezen kasaba – kasabam. Olayın üstünden onca zaman geçmişti ama ben o geceyi ve gününü dün gibi hatırlıyordum. Bu sokaklar istediği kadar yıkansın, süprüntüsünde kasvet, ağaçları köklense toprağında hüzün, asırlar geçse havasında hasret ve ihanet eksik olmayacaktı.
O sabah çanlar piskopozun geçidi için çalıyordu. Nereden bilelim akşama biricik arkadaşım için inletecekti kasabamın sokaklarını. Çanların çalması ile başlamıştı aslında sokaklarda söylentiler. Ve Santiago bütün bu dedikoduların aksine, sanki “ben temizim”, “masumum” dercesine kuşanmıştı beyaz takımını. Bir yandan gelini bir yandan ölümü andıran bir edayla gülümsedi bana. Belki de hissetmişti. Beyaz bir gelincik gibi kaldı şimdi o genç delikanlı hatırımda. Psikopozu selamlamak için her zamankinden daha özenli, daha asildi o sabah. Ne yazık ki onu kilise de kurtarmadı. Dostum böyle anılmak istemezdi fakat papazın ona ne muamelelerle otopsi yaptığı da kasabayı terk edene kadar duyduğum dedikodular arasındaydı. Evvelsi gecenin bütün yorgunluğunu üstünden atıp asaleti bir kıyafet gibi zarafetle donandığı tenine hiç düşünmeden kıyacaktı kilise. Daha da öncesi: her şeyi bilmesine rağmen kasaba halkı ile birlikte sessiz kalacaktı.
Kurtaramadı değil, bu kilisenin, devletin ve kasabanın da yardım ve yataklığı ile işlenmiş bir cinayetti. Santiago bütün çapkınlığı bir yana, bir gün anne babası gibi mutlu bir yuva kurma hayali hep aklının bir kenarında olan bir gençti. Christo’yla düğünün hesabını yapmışlardı o sabah. Santiago eğlenceden anlardı. Sonu olacak o düğünün hesabını yaparken de komikmiştir eminim. Şenliklerle değil cinayetle anılacak o düğün… Her şeyin bir anda tepetaklak olması ile ilk yüzleşmemdi. Dün düğün şarkıları dinlediğim sokaklar, önce psikopozun çanları, ardından Santiago’nun öldürüleceği fısıltıları ve nihayet önceki gece o şarkıları beraber dinlediğim arkadaşımın ölüm haberi ile yankılanmıştı.
Ve gerçek bir sebebi, hedefi, niyeti olmayan o cinayet; Suçu Pedro ve Pablo’ya kalan kasaba cinayeti. Halbuki herkes biliyordu olacakları, herkes susmuştu, bir noktada ortak olmuştu. Öfkeleri gözlerini döndüren ikizlerin nasıl ciddiye alınmadığını hala aklım almıyor. Size dostuma düzenlenen hain saldırıdan açıktan açığa bahsetmek istemem. Ama koskoca iki kasap bıçağı ve gözlerini kör eden şeytanları ile “masum” kasabanın sokaklarında boydan boya yürürken nasıl ciddiye alınmazlar? ‘Albay sonradan onları tutukladığında içi rahat etti mi?’ diye düşünmeden edemem. O sabah ikizlerle karşılaşıp sadece bıçaklarını almakla yetindiyse tutuklamak da vicdanını temizlemiştir belki, bilmiyorum. Veya kapının altından o notu atan kişi her kimdiyse Santiago’nun şimdi burada olsa benimle memlekete dönüp bir sokakta kendisi ile denk gelme ihtimali olabileceğini düşünmüyor mu? Ya da sadece ben mi sürekli onu düşünüyorum? Özellikle bu kasabaya döndüğümden beri aklımdan çıkmıyor.
Birkaç ay sonra o düğün hesaplarını birlikte yapacakları Flora’nın babası Bay Miguel uyarmış aslında Santiago’yu, bunu da kasabaya dönüp olayın peşine düştükten sonra anlattı bana. Bana kalırsa gece oldu mu gözüne rahatlıkla uyku giren tek kişi o olmalı kasabada. Engel olamadıysa da kişisel yükümlülüğünü yerine getirdi. O öfkeli değil miydi? O da içindeki şeytanlara yenik düşemez miydi? O kandırılmamış mıydı? Ama böyle bir anda yapılan insanlık insanlıktır zaten. O Santiago’yu uyarmıştı. Ama bir insan böyle bir söyleme nasıl inanabilir?; “Santiago, evlat geliyorlar ve seni öldürecekler Pablo ve Pedro seni arıyorlar” Bunu duyar duymaz beti benzi atmış, sebebini anlamamış ama “Korkunun ruhunu çepe çevre sardığı belliydi” demişti Miguel. Korku ve endişe ile varmış evinin önüne. Kader değil mi ağlarını ören, belki bugün bir farklılık yapmasa, o kadar telaşlı olmasa ve her zamanki gibi arka kapıdan girse yakalanmayacaktı ikizlere. Ama ön kapıya gidiyor, neredeyse bayramdan bayrama açılan ön kapıya.
Gencecik bir fidan – nasılından onun üzerinde bahsetmek istemem – daha bahar görecek çiçek açacak, şansı olsa bir gün meyve verecek alımlı bir fidan, cüsseli bir ceylan erkeği, daha söylenmemiş güzel bir şarkı, dostluk, aile, yaz akşamları ve eğlence üstüne, bir şansı olup da kozasından çıkamamış, kanatlarını özgürlüğe çırpamamış, dalları bahar beklerken kara kışa maruz kalmış, kırağı vurmuş bir fidan. İki zalim testere, doğa düşmanları, kana susamış iki avcı sırtlan, bütün güzelliklere sağır iki çift kulak ve iki amansız ağaçkakan, iki keskin balta. Bana kalırsa en az albay kadar suçlu biri daha Divina Flor. Sabah Santiago’ya bir seslenseydi ya da izin verse kızı söyleseydi, veya Bayan Nasara yalan söyleyip ön kapıyı kitlemesine sebep olmasaydı… Bir anneye yüklediğin yüke bak! “O kapıyı kitlemesem oğlum kurtulur muydu?” Günlerce bunu sayıklamıştı Bayan Nasar. Onu son gördüğümde aynaya her baktığında o günkü telaşlı hali ile karşılaştığını söyledi bana. Kim ne kadar suçlu olursa olsun olan olmuştu artık. Hiçbir suçluluk hiçbir ceza Santiago’yu geri getiremezdi.
Sonra Santiago onca darbeye rağmen adeta ilahi bir güç ile kalkmış ayağa “BAKIN BANA!” “BANA NE YAPTIĞINIZA BAKIN” der gibi orada tanık olanlara – olamayanlara anlatılmak üzere – o halde bile özeninden ödün vermeyerek toparlamaya çalışıyor kendini – detaya girmeyeyim kimsenin hatırında öyle kalmak istemezdi. Arka bahçeye geçiyor orada Wene Halayı görüyor, bütün saygısı ile selamlıyor onu ve sesleniyor “Beni öldürdüler Wene Hala”.

Kırmızı Pazartesi 🙂 Güzel kitaptı
BeğenBeğen