Çocukken izlediğimiz filmlerde robotların kendini imha etme tuşu vardı. Aklıma yatmıyordu, kontrolden çıkmış bir robotu durdurmak isteyen ikinci bir kişinin o kırmızı butona basmasını anlayabilirim, ama robotun veya herhangi bir sistemin kendini nasıl ve neden yok edebileceğine dair bir cevabım yoktu. Şu sıralar ise bazen kendini imha etmeye çalışan robotlar gibi davrandığımı fark ediyorum.
İnsan zaman zaman zihninde öyle bir noktaya geliyor ki: gittikçe daralan klostrofobik bir sokakta önce fark etmeden, sonra bilerek, isteyerek ilerliyor ve bir çıkmazda sıkışıp kalıyor. Akıl, küçük bir değişimden tetiklenip yavaş yavaş senaryolar uydurmaya başlıyor. Değişiklikten korkan ve son ana kadar bundan kaçınan insanlar genelde zihnindeki olası senaryolarla yüzleşmeye çalışıyor. Önce küçük tedirginlikler olarak başlayan ayrıntılar büyüyor ve insan kendini bir labirentte buluyor: giderek daralan geçitler, düşünceler dallanıp budaklandıkça ortaya çıkan yeni ihtimaller ve yeni riskler, onların peşinden gelen orjinal ve yaratıcı stresler… İlerlediğimiz labirentin duvarları büyüyor. Ne geçmişimizi ne de çevremizdeki diğer insanları görebiliyoruz.
Tam olarak bunu veya buna yakın duygular hissetmiş olan insanlar için en zor şeylerden biri aynı labirenti sadece bir kere deneyimlememiş olmak. Geleceğe ve olası problemlere o kadar odaklanıyoruz ki geçmişte de aklımızın benzer bir stres çarkında dönüp durduğunu unutuyoruz. İlk defa karşımıza çıkmak üzere olan o tümsek geçmişteki tüm diğer tümseklerden daha zor geliyor. İçeride bir yerde “Neleri hallettik, bunu da hallederiz.” diyen sesi – eğer insan kendini bu yolda sürüklemeye devam ederse – “Ama bu sefer A detayı, B kişisi ve C problemi de var!” diyen bir ses bastırıyor. Sonunda kendimize o kadar inanmıyoruz ki duvarların arkasından bağırıp bizi ikna etmeye çalışan ikinci bir kişiye muhtaç kalıyoruz. “Kendi kendini yoran sensin, kafanı kaldırıp bakarsan o kadar zor olmadığını göreceksin, dünya düşündüğünden gerçekten daha parlak…”
Kendine inanmayan bir insan dışarıdan gelen bir sese nasıl inanır? İkna edici olması için tek bir gerçek kriter var: Aynı şeyi onun da deneyimlemiş olması. Tam olarak tüm detaylarıyla; aslında kafasında büyüttüğü korkunç maskenin arkasında sıradan bir yüz olduğunu, binlerce insanın aynı yoldan geçmeyi başardığını, bir kere başladıktan sonra aslında ne kadar abartmış olduğunu göreceğini – tabii tam olarak bu kelimelerle değil, daha az kışkırtıcı – duymaya ihtiyacı var.
Denize her gidişte suyun önce çok soğuk gelmesi, mümkün olduğunca az ıslanmak için her türlü taklanın atılması, en sonunda ısrarlara ve dış etkenlere dayanamayıp iki saniye süren bir cesaretle suya tamamen girince gelen özgürlük gibi… Muhtemelen her yeni deniz bir kere içine atlayınca ılık gelmeye başlayacak.
Ama eğer suya atlayacağınız tarih yakın değilse, zihninizi meşgul eden daha pozitif ikinci bir düşünce yoksa, sosyal ortamlardan uzaklaştıysanız ve kendinizle çok sık baş başa kalıyorsanız, sağlıksız bir döngüye girip stres çarkında dönmeye başlamanız şaşırtıcı olmaz.
Yine de bazen dışarıdan gelen argümanlar ne kadar güçlü olursa olsun, insan kendini motive etmek için bir adım atmazsa o çukurdan çıkmak zor olabilir. Kişiden kişiye değişir ama, çoğunlukla ilk adım kendini manipüle edip başlamak. Soğuk suda yavaşça ama kararlı şekilde ilerlemek.
