İşleneceğini bildiğiniz bir cinayet olsa siz ne yapardınız? Bugün sizlere Marquez’in 1981’de yayımlanan polisiye romanı Kırmızı Pazartesi’den bahsedeceğim. Orijinal dili İspanyolca’da “İşleneceğini Herkesin Bildiği Cinayetin Öyküsü” olarak yayımlanan roman kısaca: cinayeti önceden duyurulmuş, bir iftira üzerine namus cinayetine kurban gidecek Santiago Nasar’ın öleceği günü, kasaba halkının neler yaptığını, neden engel olmadıklarını, cinayetin neden işlendiğini anlatır ve Santiago Nasar’ın ölümü ile de biter. Ne yazık ki günümüzde hala bir çok toplumda güncel olan bir yaraya parmak basar. Bu yüzden hala okunmaya ve hakkında bu kadar çok yazılmaya ve tartışılmaya devam edilen bir kitap aslında.
Sizler için öncelikle kitabın güçlü ve zayıf yönlerini ele alacağım. Ardından karakterlerin sembolize ettikleri ve kitapta çokça geçen motifleri inceleyeceğim. Sonrasında yazarın kullandığı dili ve hikayenin anlatıldığı zamanı analiz edip kendi yorumumla bitireceğim.
Kitabın güçlü yönlerinden biri olarak da sayılabilir konusunun hala güncel olması. Kitapta geçen kasaba ve kasaba halkının, inançları ve gelenekleri doğrultusunda yaşamlarına yön vermeleri aslında hala varlığından haberdar olduğumuz belki içinde bulunduğumuz toplumları hatırlatıyor bize.
Ayrıca yazarın öncüsü olarak anıldığı büyülü gerçekçilik akımı ve bu akıma dair unsurların sıkça bulunması roman için güçlü bir yön olarak görülebilir. Büyülü gerçekçiliğe kısa bir değinecek olursam: gerçekçi bir olay örgüsünün “büyülü” olarak adlandırılan olağandışı durumlarla bezelenmesi ve bu durumların karakterler tarafından yadırganmamasına büyülü gerçekçilik denilebilir. Kitapta karakterimizin ölüm sahnesi bunun için iyi bir örnek olarabilir. Karnı deşilmiş, can vermek üzere olan bir adamın üstünü başını toparlayıp, bütün bir sokağı yürüyüp, bilinçli bir şekilde ona seslenenleri selamlayıp, cevap vermesi olağan gibi karşılanan büyülü bir durumdur.
Büyülü gerçekçilik aynı zamanda roman için zayıf bir yön olarak da görülebilir. Alışılmadık bir akım olduğu için ilk defa okuyacak kişileri hikayeden koparabilir ve aslında gerçek ve güncel olan durumun gerçekçiliğini yitirmesini sağlayabilir.
Kitabın güçlü yönleri olarak da görebileceğimiz karakterler ve temsiliyetlerinden bahsetmek isterim; Ana karakterimiz Santiago Nasar kaderin kaçınılmazlığını ve geleneksel toplumlardaki yazgı inancını temsil ederken Vicario kardeşler ataerkil düzeni ve toplum baskısına boyun eymeyi temsil ediyorlar. Bu temsiliyetleri ile okuru, ‘Acaba böyle bir toplumda yer almasa böyle bir cinayet işlemezler miydi? Acaba suça sürüklenmiş olabilirler mi?’ gibi sorularla başbaşa bırakıyorlar. Bu soruların ilk karşımıza çıktığı nokta olarak ikizlerden birinin nişanlısı ile o sabah yaptığı konuşmayı ele alabiliriz. Bıçakları Albay tarafından ellerinden alındıktan sonra “belki de yapmamalıyız” diye düşünen Pedro nişanlısı ile konuşurken onun desteği ve kışkırtıcılığı ile tekrardan suça motive olur. Kız kardeşleri Angela Vicario ailesinin tam aksine ataerkil toplumda kadını namusu Vicario ailesi ise mahalle baskısını ve kolektif suçluluğu temsil eder. Kolektif suçluluk ve sorumluluğun dağılması kitapta çokça ele alınan motiflerden bazılarıdır. Kasabada suça engel olabilecek kişi sayısı arttıkça engel olma ihtimallerinin düşmesini gözlemliyoruz. Bu söylentiyi duyan her birisi “bana kadar geldiyse Santiago’ya girmiştir” düşüncesine, kardeşleri sokakta bıçaklarla görenler “Santiago çoktan görmüştür” yanılgısına kapılıyor; bu da çoğulcu cehalet dediğimiz sosyal yanılgı ile bizi yüzleştiriyor. Kasabadaki bireyler suç olduğunu bildikleri halde durum içinde bulundukları toplum tarafından normalleştirildiği, sessiz kalındığı ve harekete geçilmediği için suçun etkisini yitirdiği kanısına varıyorlar.
Bütün bu karakterleri tek tek işleyen yazarımız kelime seçiminde de bir o kadar özenli davranıyor. Yazarın kullandığı birçok söz sanatı okuru adeta kasabanın sokaklarında Santiago Nasar ile birlikte dolaştırıp, sahilde piskoposu selamlatıyor. Kasabanın sokaklarını, evlerde kimin kiminle komşu olduğuna kadar detaylı anlatan yazarımız bizi adeta kitaptan bir karakter gibi hissettiriyor ve kitabın son demlerinde Santiago ile birlikte Vicario kardeşlerden kaçıp Wene Halayı selamlayarak veda ettiriyor.
Aynı zamanda yazarın tercih ettiği anlatım tarzı bir soruşturma havası kazandırdığı için kitap boyunca okur ana karakter ile birlikte gerçeği araştıran bir kahramana dönüşüyor. Bu sayede kitaptan bir karakter gibi suçlu aramaya başlayan okur kitaptaki unsurları kendi dünyasında da algılamaya ve sorgulamaya başlıyor.
Kitap farklı zaman çizgilerini paralele alarak anlatıldığı bir biçimde yazılmıştır; Bir yandan kasabanın cinayet gününde nabzını tutarken diğer yandan yıllar sonra kasabaya dönüp araştırma yapan anlatıcının bulgularını takip ediyoruz. Anlatıcımızın bir türlü kesin bir sonuca varamaması, “O kağıdı kapının altından kim atmıştı?” “Santiago masum muydu?” “Cinayetin bedeli ödendi mi?” sorularının cevaplanmaması okura geçmiş olayların taraflı kaynaklar ile yargılanamayacağını, yargılansa bile tarafsız ve sağlam bir sonuç elde edilemeyeceğini gösteriyor. Aynı zamanda cinayetin bedeli ödenir, cezası çekilir bir suç olmadığını Vicario kardeşler ile olan sorgulamalarında hatırlatıyor.
Sonuç olarak bir bakıma tarihin hiçbir zaman tarafsız olamayacağını anlatıyor. Ve bize şu iki önemli soruyu sorduruyor: Biz tarihe nasıl geçeceğiz? Adalet neden geç gelir veya hiç gelmez?
