Bazen yıldızları çok uzakta aradığımızı düşünüyorum.
Gün geçtikçe dünyanın daha sosyal bir yere dönüştüğünü düşünüyoruz. İnsanlar sosyal platformlarda sosyal etkinliklerini paylaşıp tek tuşla – yüz yüze olsa birden ulaşamayacağı kadar çok bireye ulaşıp – etkileşim alıyor. Her şey fazlasıyla ulaşılabilir; hayatımızla ilgili gelişmeler, detaylar, gereksiz ve özel bilgiler… Yani henüz birkaç yıl önce akılsız telefonla, mektup aracılığıyla veya kulaktan kulağa bu kadar hızlı etrafta dolaşması mümkün olmayan şeyler… Yine de topluma baktığımızda gerçekten daha sosyal miyiz? Yoksa birbirimize duyduğumuz ihtiyacı yavaş yavaş öldürüp yalnızlaşıyor muyuz?
İtiraf etmek ne kadar zor olsa da, internette olup bitene o kadar hakimiz ki kapasitemizde gerçek hayattan öykülere ayıracak yer kalmıyor. Dijital ortamda derdini anlatan yüzleri görmeye alıştık, çünkü çoğu zaman dinliyoruz, hızlandırabiliyoruz, kaydırıyoruz… Düşmüş dikkat süremize değinmiyorum bile. Ne zaman karşımıza kanlı canlı bir öykü, bir insan, yaşanmışlık veya anı çıksa – ki bence üzücü olan bunun çoğu zaman en yakınımızdan çıkması – bilmiş yorum yapmadan dinlemek, kendini gerçekten duyduğun hikayeye verip karşındaki insanın deneyimlediği şeyi anlamaya çalışmak kişiye çok zor geliyor.
Anlatıcı karşısında durduğu sürece, insan dinleyip tepki vermek zorunda. İnternette böyle bir sorumluluk yok, hikayeleri görmezden gelebiliyoruz. Algıda seçiciyiz. Duymak istediklerimizi duyuyoruz. Anlatmak istediğimizde de anlatıyoruz, ki çoğu zaman karşıdan sözel bir tepki gelmese bile internet ortamında yapılan paylaşımlar insanların ‘bir şeyler anlatma / paylaşma’ gereksinimini karşılıyor. Birileri gördüğü sürece mutluyuz. Yüz yüze gerçekten iletişime geçebileceğimiz insan sayısı giderek azalıyor.
Sonunda – kaldıysa – birkaç duyarlı insan komşusunun, en yakın akrabasının veya arkadaşının hayat hikayesiyle yüzleştiği zaman utanç duyuyor. Uzaklardan gelen inanılmaz hikayelerin aslında burnunun dibinde de olduğunu görünce “Acaba bunca zaman neden duymamışım?” sorusunu soruyor. Duymak için önce sormak gerek. Sorup, ardından anlatılanı can kulağıyla dinlemek gerek. Çoğu zaman en büyük ilhamın aslında o kadar da uzakta olmadığını göreceksiniz.
