Sular akıyor. Güneşin vurduğu ışıkla yerdeki bulutlar gibi parlıyorlar. Turkuazın üstünde yer yer gri ve yeşil. İç içe akıyor. Birbirini tamamlıyor bir yapboz gibi. Durmuyor, durmadan akıyor. Taşlara vurup sıçrıyor savaş meydanındaki mızraklar gibi! Havada çarpışıyor. Parçalanıp yeniden damlalarına ayrılıyor ve kendini akıntıya bırakıyor. Geldiği yere, memleketine… Birkaç metre ilerde yeniden çalkalanmadan önce sakince ilerliyor. Başına geleceklerden habersiz.
Ben tepesindeyim suyun. Köprüden aşağı bakıyorum. Kemerlerin içinden geçerken nasıl ayrılıp yeniden kavuştuklarını izliyorum. Güneşi arkama aldım, sırtımı ısıtıyor. Bu sıcaklığı özlediğimi fark ediyorum. Sessizliğin ortasındayım. Sanki köprüde geçmişin izlerini görüyorum. Gözlerim dağdan inen insanlar görüyor. Ses yok. Sadece ayak izleri var, ve elinde tüfeği! Ama nedense korkmuyorum. ‘Efsanelerdekine ne çok benziyor bu Hasan’ diyorum. Korkmuyorum çünkü beni görmüyor gibi. Sırtı dik, adımları emin şekilde köprünün ortasına geliyor. Dağdan inmesine rağmen üstü başı çok tertipli geliyor gözüme. Aynı fotoğraflardakine benzettiğim için şaşırıyorum. Yeniden sulara dönüyorum. ‘Neler olmuş, neler bitmiş…” diye mırıldanıp bir türkü tutturuyorum. Utanıyorum sonra bu halimden. Çünkü köpüren kayaların yanında bir karaltı görüyorum. Bakmak istemiyorum. ‘Bu yeşil, cennet manzarasına yakışmıyor’ diyor içimden bir ses. Utanıyorum çünkü son sözleri ‘Nehir olma, köprü ol!’ olan adamı hatırlıyorum. Ne zaman bir köprü görsem onu hatırlıyorum. Karşıki dağlar içime oturuyor sanki. İletebildik mi selamını, bilmiyorum. Hasan’a bakıyorum, çoktan tüymüş. Bir başıma kalıyorum aklımda çatlayan sorularla. Köprü nedir, nasıl olunur diye düşünüyorum. Fırtınaya, taşmalara, toplara, tüfeklere rağmen nasıl dimdik durulur! Yıkılmadan… onu düşünüyorum.
