Aylarca doğru düzgün kitap okuyamayan ben, bu kitabı iki gün içinde okumadım, yalayıp yuttum resmen. Çok sürükleyici, kendini okutturan, okuması da çok zevkli harika bir kitap. Okurken İskender Pala ile ilk tanıştığım zamanları düşündüm, 12-13 yaşlarındaydım ve İskender Pala’nın o sürükleyici kalemine, daha ilk sayfadan okuru olayların ortasına çekişine ve edebiyatının gücüne hayran olmuştum. Şimdi uzun zaman sonra yeniden bir İskender Pala romanı okudum ve aynı hislerle bitirdim kitabı.
Gelelim kitabın konusuna, 1577 yılı Ramazan ayının ilk gecesi İstanbul semalarında bir kuyruklu yıldız belirir. Bu ‘kuyruklu’ halkta uğursuzluk alameti olarak görülürken, Azdahak cemiyetine mensup Maguşlar yıllardır bekledikleri kurtarıcının bu ışık hüzmesinden gemide geldiğine inanırlar ve yeryüzünü cehenneme çevirmek için işe koyulurlar. Zira Yüce Kurtarıcı yeryüzünde artan şiddeti, kanı, yalanı, hırsı ve düşmanlığı görecek, bu cehennemi cennete çevirmek için tüm merhametiyle yeryüzüne gelecektir. Bu sapkın topluluk ortalığı kasıp kavururken Uzun Sadrazam ve görevlendirdiği hafiyeleri Karabarut ile Emanet hem Maguşları durdurmaya hem de işlenen korkunç suçların arkasındaki gizemleri çözmeye çalışırlar.
Kitapta bahsi geçen kuyruklu yıldız gerçek bir olay olup periyodik olmayan bir kuyruklu yıldızdır. Maguşlar da aynı şekilde tarihi gerçekliği bulunan bir cemiyet. Eski Fars kültüründe ve inanç sisteminde Mağuş adı verilen kâhinlerin büyü yapabilme, rüyâları yorumlayabilme, göğe bakarak öngörülerde bulunabilme ve ileri seviyede kehânet yetenekleri vardır. Onuncu yüzyıldan sonra târih içerisinde yitip gitmişlerdir. Biraz araştırma yaparken Türkçe Söylence Sözlüğü’nde Maguş/Magus kelimesinin Batılı dillerde büyü anlamına gelen Magic, Magia, Magie gibi sözcüklerin asıl kökeni olduğunu okudum. Kitaptaki önemli karakterlerden Uzun Sadrazam da yine gerçek bir tarihi figür: Sokollu Mehmed Paşa. Hatta ve hatta Wikipedia’da sadrazamın ölümü anlatılırken bahsi geçen Hasan Ağa’da gerçek isminin Hasan olduğunu öğrendiğimiz hafiye Karabarut’dan başkası olmasa gerek.
İskender Pala kitaplarındaki bu tarihi gerçeklerin ince ince dokunması yazarın geniş bir kaynakça ile çalışmasından kaynaklanıyor. Bir romanda alışık olmadığımız bir şekilde bitiyor kitap zaten, bir kaynakça ile.
Tüm bu olayların arkasında ise çok derin bir soru saklı: insanoğlu neden sürekli bir kurtarıcı bekler ve neden kendi kusurunu örtmek için tüm sınırları çiğnemeyi göze alır?
(Bu noktadan sonrası spoiler içerir!!)
Daha detaylı bir inceleme:
1- Emanet ve Karabarut
Kitabın en sevdiğim dinamiğini birinci sıraya koymasam olmazdı. Tüm o dehşetin, zulmün ve tehlikenin ortasında böylesine güzel bir aşk hikayesi okuyacağımı hiç beklemezdim, üstelik Emanet kitabın büyük bir bölümü boyunca erkek kılığında olmasına rağmen. Ama itiraf etmeliyim, kitabın ilk çeyreğinden sonra ikisini birbirine yakıştırmaya başlamıştım ve birbirlerine aşık olmalarını çok istemiştim. Emanet küçüklüğünden itibaren hep bir erkek çocuk isteyen paşa babası tarafından bir kalıba sokulmuş ve zamanla da o kalıbı benimseyip hayatı haline getirmiş. Bir erkek gibi büyütülen Emanet erkek kılığına girebilen mahir bir hafiye ve usta bir cerrahken yolu şahbaz bir levent yine işinde çok iyi bir hafiye olan Karabarut ile kesişir. Karabarut mert, özgüvenli ve asla altta kalmayan derviş görünümlü bu zeki hafiyeye ilk başta ısınamasa da zamanla aralarında birbirlerine canlarını ‘emanet’ ettikleri bir ortaklık gelişir. Beraber iş yaptıkça da Karabarut zamanla ona alışır, hatta yanında olmadığında onu özlemeye başlar. Emanet de farklı değildir, kiliseye baskın yaptıklarında Karabarut ortalıkta görünmeyince onun için endişelenir. Emanet’in gerçek kimliği, yani kılık değiştiren bir kadın olduğu ortaya çıkınca Karabarut onu koruyup kollaması gerektiğini daha derinden hisseder. Emanet’in kimliği açığa çıkınca iki tarafın karşılıklı aşkı sessiz kalır, zira ikisi de ilk adımı karşıdan beklemektedir. Ne zaman ki Sadrazam ölürken ikisinin elini tutup birleştirir, duygularını açıklama cesareti bulurlar. Emanet’in ondan üstün olmasından dolayı reddedilme korkusu taşıyan Karabarut Peygamber Efendimiz ve Hz. Hatice evliliği ile teselli bulurken, kadınlığının ve zerafetinin farkında olmayan Emanet Mısır’da Samime’nin anneliğinden etkilenir ve içinde anne olmaya ve sevilmeye dair derin bir istek duyar, saçını uzatmaya ve hafiyeliği de cerrahlığı da bırakmaya karar verir. İkisinin düğünü ve tüm kötü adamların yakalanmasıyla biten kitap benim gibi mutlu son sevenlerin çok hoşuna gidecektir, beni çok tatmin etti.
2- İlim ve cehalet çatışması
Kuyruklu yıldız gökyüzünde ilk belirdiğinde herkesin tepkisi farklı olur. Mısır’da ve Şam’da eğitim görmüş, ilmi ve bilgiyi temsil eden müneccim ve rasathanesi ise bunu bilimsel araştırmalar yapmak için başlarına konmuş bir talih kuşu olarak görürler ve tüm gece boyunca aralıksız çalışırlar. Bu gece müneccim efendinin saadet dolu gecesi olarak tasvir edilir.Müneccim o geceyi Allah’ın kendisi için araladığı bir gök kapısı olarak gördü ve durmadan çalıştı. Padişahın adamlarının tüm ısrarlarına rağmen rasathanesinden ayrılmayan müneccim bilimin, öğrenme aşkının ve rasyonel bilginin temsilcisidir. Ertesi gün divanda gözlemleri sonucu ulaştığı sonuçları anlattığında ise ortalık karışır. Bir yanda bir gök olayı ile uğur veya uğursuzluk arasında hiçbir sebep-sonuç ilişkisi olmadığını anlatan müneccim diğer tarafta ise sokakta ‘gökleri kurcalayıp duran’ müneccime saldırmak isteyen halk, ona ‘zındık herif’ diye kin tutan yeniçeri ve kuyruklu yıldızın şeytanları taşladığına inanan şeyhülislam vardır. Bu ikinci taraf cahilliği, bağnazlığı ve kör inanışları temsil eder. İyiler cephesindeki bu çatışmanın paralelini de müneccim kalfası Dinikuru Benyamin ve Kaf Maguş arasında görüyoruz. Hatta Benyamin her ne kadar bir Maguş da olsa gördüğü korkunç ayinden sonra sarsılıyor ve gördüklerini gelip Benli Vezir’e anlatıyor. Bilginin ve ilmin sembolü olan Benyamin’in kötülüğe yenik düşmemesi ve manipülasyonlara takılmadan mantıklı kararlar verebilmesi de bilginin insanı nasıl yükselttiğini gösteriyor, çünkü Benyamin Maguşlar içinde olup tüm kötülüklere şahit olup pişman olan, cemiyete zıt düşen iki isimden birisi. Müneccim Efendi’nin nasıl bir bilim aşığı olduğunu da rasathane yıkılırken bunun acısına dayanamayıp kalbinin durmasıyla tekrar anlıyoruz.
3-Ermihal
Maguşlar içinde cemiyete ters düşen, koşulsuz itaat etmeyen ikinci kişi de cüce Ermihal. O mağarada karşısında kurban rolündeki Samime’yi gören Ermihal onun zamanında mahallede kendini iyi davranan tek kişi olduğunu hatırlayıp onu canı pahasına kurtarmaya karar veriyor ve başarıyor da. Samime’nin ve bebeğinin kurtarıyor ancak bunu canıyla ödüyor. Yine de son anına kadar Samime’nin saklandığı yeri söylemeyen Ermihal kendini yapılmış bir iyiliğe karşı vefa gösterip yaptığı tüm kötülüklere rağmen okuyucunun sempati duyduğu bir karakter olarak ölüyor. Ermihal ve Samime dinamiği yapılan hiçbir iyiliğin boşa gitmediğini gösteriyor, zira Ermihal olmasaydı yada bu cesur kararı vermeseydi Samime kurtulamazdı.
4- Kötüler ve iyiler
Ermihal’in hayatını kurtardığı Samime’nin ifşa ettiği Benli Vezir (ki ortaya çıkana kadar ondan çok şüphelenmiştim) başta olmak üzere tüm kötü adamların hikayenin sonunda hak ettikleri cezaları bulmaları, kötülüğün asla cezasız kalmadığı klişesini desteklediği gibi, tüm iyilerin verdikleri tüm kayıplara rağmen kitabın sonunda mutlu olmaları da iyilerin hep kazandığı klişesini destekliyor. Evet çok klişe ama kana bulanmış bir hikayenin böyle bir sona bağlanması okuma zevkini çok yükseltiyor.
5- Kusurlar
Maguşların ortak özelliği hepsinin bir özrünün, bedensel bir sakatlığının olması. Bu kusurlu olma hali onlar için dünyanın kusursuz bir cennet olma fikrini daha cazip hale getiriyor, çünkü bu kusursuz cennette kendi kusurlarının da kaybolacağına inanıyorlar. Bu cenneti uğrunda can alabilecek kadar çok arzularlar. İşte bu kusurlarından kurtulma isteği de onları her sınırı aşmaya ve her türlü kötülüğe hazır hale getiriyor. Alt tabakadaki bu zaafı kullanan efendilerin kendilerinin de kusurlu oluşları ve anlattıkları masallara kendilerinin de inanıyor oluşları onları çok tehlikeli bir hale getiriyor. Ne kutsal ne masum tanımayan Maguşlar toplumun onlara vermediği yeri ve merhameti kendi cemiyetleri içinde bulduklarından dolayı bu cemiyete ölümüne bağlanıyorlar; daha güçlü bir etken olmadığı sürece. (Benyamin için bilgiden gücünü alan vicdan ve Ermihal için eski bir iyiliğe karşılık verme dürtüsü)
6- Beklenen kurtarıcı
Başta da bahsettiğim gibi olaylar ‘İnsanlar neden hep bir kurtarıcı bekler?’ sorusu etrafına sarılı aslında. İnsanoğlu sorumluluk almaktan kaçtığı, aksiyona geçip dünyayı güzelleştirmek zor geldiği ve pasif kalmanın rahatlığını terk edemediği için hep bir kurtarıcı bekler durur. Bu bireyler özelinde de, toplumlar düzeyinde de böyledir. Bu inanış dengede götürüldüğünde insanı hayata bağlayabilirken, cinnet seviyesine geldiğinde insanı her türlü kötülüğü yapabilecek, her türlü fedekarlığa hazır bir hale getirir. Kurtarıcıyı takıntı derecesinde bekleyen insanlar da bu yolda başkalarına akla gelmedik kötülükler yapmaktan çekinmezler.
Evet aktif iyilik zordur ancak sadece aktif iyilik dünyayı cennete çevirebilir. Maguşların pasif kurtarıcı bekleme hallerine karşılık Sadrazam, Emanet, Karabarut ve diğerlerinin aktif dünyayı iyileştirme çabası daha değerlidir ve hikayenin sonunda kazananlar da bunlardır.
Kısacası kötülük kötülükle ortadan kaldırılamayacağı gibi dünyayı güzelleştirmek de pasif bir kurtarıcı bekleme ameliyesi ile değil aksiyon halinde bir iyilik ile mümkündür.
Bu yazıyı kitabın mesajının özeti mahiyetindeki Sadrazam’ın vasiyeti ile bitirmek istiyorum:
Herkese bildirin ki gönülleriniz dünyalık için sizden ayrılıp gidiyorsa hakikatten uzaksınız demektir; ama eğer hakikat her an gönlünüzdeyse her nereye gitseniz herkese yakın sayılırsınız. Gazap ve öfkeden kaçının; çünkü onun başlangıcı delilik ve sonu pişmanlıktır. Kimseyi kınamayın, kınamak gerekiyorsa kendinizi kınayın. Kendisini kınayanı başkaları kınayamaz. Geçiminizi helalinden kazanmaya çalışın. Açlığı için onurundan vazgeçen, açlığını geçirse de onursuzlukta baki kalır. Nefsinizi alçaklıktan koruyun ki, fakir olsanız bile şerefli kalasınız. Dostlarınızın gönlünü kırmayın; düşmanlarınızın arzularını yapmış olursunuz. Konuşacak yerde susmayın, susacak yerde konuşmayın. Sizden soruluncaya kadar susmak, susturuluncaya kadar söylemenizden hayırlıdır. İnsanlarla geçiminiz öyle olsun ki öldünüz mü ağlasınlar. Öfkeden kaçının. Öfke, tutuşturulmuş bir ateştir, her kim öfkesine hakim olursa, onu söndürür; her kim onu salıverirse, ilk yanan kendisi olur. Daima çalışın, ta ki kötülük düşünmeye vakit bulamayasınız. Haksızlık önünde eğilmeyiniz; hakla beraber şerefi de kaybedersiniz. Yükselmeyi isteyen onu alçakgönüllülükte aramalıdır. Ve son olarak, Devlet-i Aliyye’nin düşmanı çoktur, zinhar mücadele edesiniz. Dinsizlere ve dinsizliğe karşı durmak, kulluk gayretidir; Allah’ın Gayur ismine sığınarak çalışın. Zalimlere cezasını vermek dahi sadakanız olsun. Allah bahtınızı açık etsin, adınızı sevdiği kullar arasına yazsın.
