“Uyandın mı?”
Hemşirenin soğuk ve hiç de cana yakın olmayan ses tonunu duymak gözlerini açmak için yeterli bir sebep değildi. Hem uyanmış olmasının ona ne faydası vardı, yataktan çıkamadıktan sonra. “Ne tuhaf” diye düşündü, herkes uyanıp uyanmadığımı soruyor ama nasıl hissettiğimi soran yok. Samimi bir sesin yanağını okşayarak ve tatlı cümleler mırıldanarak onu uyandırmasını ne de çok isterdi. Belki de günde üç kez çıkan ve odasına gelene kadar soğuyan yemekten daha çok ihtiyacı vardı buna. Hem o zaman uyanmaktan bu kadar nefret de etmezdi. Her sabah uyandığında daha doğrusu uyandırıldığında ayaklarını kıpırdatmaya çalışıyordu. Her sabah yeni bir umutla. Ama gün geçtikçe azalan bir umutla. Umudunun azalmaya başladığını ilk fark ettiğinde korkmuştu. Ya günün birinde ayakları iyileşirse ama o artık umudunu kaybettiği için onları oynatmaya bile çalışmazsa… Sağlıklı bacaklarla yataktan çıkamamak fazla trajik olurdu. Kendi çıkardığı çiçekleri soldurmakta bu kadar ısrarcı olan bir dünya için bile fazla trajik. Sahi dünya demişken, o olmadan da dönüyor muydu dünya? Çıplak ayaklarıyla patikalarda koşan bir kızın eksikliğini fark etmiş miydi? Dönmeyi bırakıp bir süreliğine durup onun iyileşmesini beklemez miydi? Beklemezdi. Dünya fazlasıyla nankördü.
Gözlerini açmadan yorgana iyice sarıldı. Hemşirenin ayakkabılarının sesini dinledi. Kadın alışık olduğu hareketlerle hastane odasını düzene soktu, açık kalmış çekmeceleri kapattı sonra perdeyi açıp odadan çıktı. Kapı kapandı. Frida gözlerini açtı. Pencereden sızan ışık yorganın dışında kalan sol koluna düşüyordu. Yorganın verdiği sıcaklığa benzemeyen bir sıcaklıkla ısındı kolu. Gözlerini odada gezdirdi. Güneş her yerdeydi. Işık her yerdeydi. Yavaşça doğruldu yatakta. Odada gördüğü ilk şey annesinin ona getirdiği şövalye, tuval ve yağlı boyalar oldu. Sırtını yatağın demirlerine yaslayıp pencerenin lekeli camlarından dışarı baktı. Güneşi gördü yine. Bir zamanlar ışıkları altında koşup oynadığı güneşe hasta yatağından baktı. Hani dünyanın nankörlüğünü anlardı, üzerinde insanlar yaşayan bir gezegenden ne beklenirdi zaten? Ama peki ya güneş, ona ne demeli… Hiç mi fark etmemişti yokluğunu? Parlak mavi evi yerinde duruyor muydu bari? Hayatı bir kaç takla -dikkatinizi çekerim ki bunlar öyle normal takla değildi, ters takla desek daha doğru olur- attıktan sonra evinin ve boyalarının yerinde durduğuna inanmak zordu. Sahi boyalarını da özlemişti. Hatta her şeyi özlemişti. Yorgana tekrar sarıldı ve hastaneden çıkana kadar da günlerini resim yapmasını saymazsak kayda değer bir olay olmadan geçirdi.
Annesiyle beraber evlerinin olduğu sokağa girdiğinde derin bir nefes aldı. Mavi evleri olduğu yerde onu bekliyordu, korktuğu gibi rengi de değişmemişti. Evinin hastane duvarlarının kirli beyazına dönüşmesi korkunç olurdu. Hastanede kaldığı gecelerde hep aynı kabusu görmüştü, eve dönüyor ama evin rengi değişmiş.
Odasında da değişen bir şey yoktu. Boyaları yatağının altındaki teneke kutuda onu bekliyorlardı. Metal kapağın açılırken çıkardığı hiç de sanatsal olmayan ses mutlu etti onu. Alışmışlık. Alışkanlığın verdiği huzur. Evdeydi.
Kutudaki boyalarına bakarken günün son ışıkları tülden geçerek çizgiler halinde eline vuruyordu. Ellerine baktı, daha önce keşfetmediği bir organıymış gibi. Ayakları onu yarı yolda bırakmışlardı, hatta yolun yarısına kadar bile dayanamamışlardı. Elleri vefalı çıkmıştı. Elleriyle neler yapabileceğini düşündü. Belki bir yazar olabilirdi ama oldum olası kelimelerle arası iyi olmamıştı. Hem o fırçayı kaleme tercih ederdi. Fırça, evet evet fırça, annesinin hastane günlerinde onu resim yapmaya ikna etmesi, renkler, ışığın yediye ayrılmasından doğan renkler, güneşte saklı renkler… Çizecekti hem de renklerin tüm canlılığıyla. En parlak renklerle en canlı çiçekleri çizecekti, çizilmeyen her çiçek solar bir gün çünkü.
Varsın o da bir daha koşamasın, ne önemi vardı fırçaları olduktan sonra. Güneşe sitemli bir bakış gönderdi. “Sen benim eksikliğimi fark etmedin ama ben senin en canlı renklerini kullanarak resim yapacağım.”
