“İçeriyi biraz havalandırayım hemen geliyorum.”
Çalışma odasının kapısı cereyanla çarpmasın diye kapıyı tutan tahtayı altına sıkıştırdım. Daktilo seslerinin eksik olmadığı ortamdan ayrıldım ve merdivenlere yöneldim. Bugün pazartesiydi. Her zamankinden yoğun bir iş günü başlamıştı. Hafta sonu aynı kışın olduğu gibi uykuya dalan şehir, pazartesi yeniden ayağa kalkıyordu. Baharın gelmesiyle ve pencerelerden içeri sızan güneşin kemiklerimizi ısıtmasıyla çalışanların işe daha motive geldiğini görebiliyordum. Üst kata çıktım ve ara odalardan birinin penceresini açtım. Öğle vaktinden biraz önceydi. Temiz havanın yüzüme vurmasıyla üzerimdeki mürekkep kokusu kaybolmuş gibi hissettim. Derin bir nefes alıp aşağı, yavaş yavaş kanala giren gemilere baktım.
Savaş bittiğinden beri insanlar yakınlarına ulaşma telaşına düşmüştü. Yüzlercesi haftada birkaç kere postanemize gelip tanıdıklarına mektup gönderiyordu. Yazmayı bilmeyenler için çalışanlar fazla mesai yapmak zorunda kalıyor ve insanların söylediklerini daktiloyla kağıda döküyorlardı. Pencereden aşağı bakarken gördüğüm şey teknelerden inen bir insan kalabalığıydı. Yollar parçalanmış veya molozlarla kapanmış olduğu için önümüzdeki birkaç ay ulaşım kanallar üzerinden sağlanacak gibi görünüyordu. Teknesi olanlar belirli saatlerde kalabalık bölgelerden kalkıyor ve belirli noktalara insanları bırakıyorlardı. “Postanenin önüne bıraktıklarına göre ünlü bir yer olmuşuz” diye mırıldandım. O kadar şeyden sonra bu şaşırtıcı değildi.
Tam alt kattaki daktilomun başına dönecekken gözüme uzaklardan gelen büyük bir geminin direği ilişti. Bugün pazartesiydi ve ben ticari gemilerin bugün geldiğini tamamen unutmuştum! Gemi yaklaştıkça içimde bir korku yayılmaya başladı. Acaba konuştuğum haberci bir haber getirmiş miydi? Gizemli yazarın gazetede yazısının yayınlanıp yayınlanmadığını öğrenmem gerekiyordu. Merdivende ayak sesleri duydum,
“Hanımım! Haberci sizinle görüşmeye gelmiş.” Her şey çok hızlı gelişti. Kendimi nefes nefese merdivenleri inerken buldum. Bir ara gözüme elinde kağıtla sırada bekleyen bir çocuk ilişti. ‘Bu yaşlı kadın niye bu kadar telaşlı?’ diye düşünmüş olmalı. Habercinin dışarıda olduğunu söyledikleri için arka kapıdan bahçeye çıktım, ön kapı yeterince kalabalıktı. Geminin yanaştığı limana doğru ilerledim. Bir taraftan da gözlerim gazete satan birini arıyordu. İnsanlar ikişer ikişer gemiden malları indiriyor, bağırarak birbirine sesleniyor, el arabalarına ve at arabalarına kutuları yüklüyordu. Ne kadar baksam da hiçbir yerde bu haftanın gazetelerini göremiyordum.
Etrafı daha net görebilmek için yolun kenarına çekildim. Küçük bir eczacının çatısının altında beklemeye başladım. Haberci tam olarak neredeydi? Gazete nasıl olsa en sonunda postaneye de gelecekti ama haberciyi gemi yeniden kalkmadan önce görmeliydim. O yazar hakkında bir şey bulabilmiş miydi?
Savaş sırasında… o kaybolduğundan beri haber alamamıştım. İstese bana ulaşmasının zor olmadığını biliyordum. Postaneyi işlettiğimi biliyordu, adım belliydi, adresim belliydi… Aylar geçmesine rağmen adına bir mektup bile gelmemişti. Yalnız son üç haftadır gazetede ‘Acemborusu’ isimli bir yazarın yazılarıyla karşılaşıyordum. Kendi kendime senaryo yazıp o olduğuna kendimi inandırmak istemiyordum. Ama içimden bir ses kim olduğunu araştırmam gerektiğini söylüyordu. Eğer beklediğim kişi çıkmazsa yıkılır mıyım diye sordum kendime, cevabın evet olduğu barizdi.
Eczanenin kapısı açıldı. İçeriden gelen yeşil çay kokusu içimi ısıttı. Tedirginlikle, bir gözüm kalabalığın üstündeyken içeri girdim. “Merhaba, geçen haftanın gazetesi hala elinizde var mı?” Orta yaşlardaki çalışan kapının kenarındaki rafı işaret etti. “Hızlıca bir göz atabilir miyim?” diye sordum. “Tabii” dedi ve sessizce işinin başına döndü. Gazeteyi elime alıp sayfaları hızlıca çevirdim. Acemborusu’nun yazıları manşetteki devlet işleriyle savaş sonrası yasalarından daha çok ilgimi çekiyordu. Geçen hafta çıkan şiirinden bir kısmı yeniden okudum:
Siyaha boyanmış bir tekne geçti önümden
Başımı kaldırıp bakamadım
Kağıtları uçuştu, gazeteler
Mektuplar suyu boyadı geceden
Değerini yitirdi sözler
Bunca zaman bir ben yazamadım
Karşımda durmuş benimle konuşuyor gibiydi gazetelerde. Merakıma yenik düştüm ve doğal olarak onun kim olduğunu bilmek istiyordum. Eczacıya teşekkür edip oradan ayrıldım. Sokakta yürürken kalabalığın ardında, elindeki gazeteyle yüzüne gelen güneşi engellemeye çalışan haberciyi gördüm. Göz göze geldiğimizde bana el salladı. Ayaklarım geri geri gidecek sandım.
“Merhaba hanımefendi! Neredeydiniz? Kalabalıkta sizi çok aradım.” Ona bir süre eczanede etrafın yatışmasını beklediğimi söyledim. “Yeni gazeteyi aldım. Acemborusu’ndan yeni bir yazı varmış. Görevim bittiğine göre ücretimi alabilir miyim?”
“Yardımcı olduğun için teşekkürler ama ücreti Acemborusu’nu bulduktan sonra vereceğimi söylememiş miydim?” Kim olduğunu asla bulamayacağı için görevinin burada bittiğini düşünüyor olabilir miydi?
“Eczacıya gittiğinizi söylememiş miydiniz? Acemborusu eczacının ta kendisi!” Aklım benimle dalga geçtiğini düşünmeme izin vermeyecek kadar hızlı inanmıştı dediğine. Eczacının yüzüne dikkat etmemiştim. Aylardır kimsenin yüzüne dikkat etmemiştim. Dikkatlice arkamda kalan eczaneye dönüp bakmak istiyordum ama hareket edemiyordum.
Şaşkınlıkla habercinin yüzüne bakarken zaten arkamı dönmeme gerek kalmamıştı. İnanmayan bakışlarla o kişi de habercinin yanına dikilmiş, bana bakıyordu.
