Kapının arkasından kendi hakkında konuşanları duydu;
“Neredeyse ölüyordu. Yürüyebilecek mi? Şimdi ne yapacak?”
İnsan hayatını kendi kalemiyle çizmek isterdi. Hayata bunun gibi davetsiz dalan olaylar insanın ayakta durmasını zorlaştırıyordu. Kelimenin tam anlamıyla. Son kazadan sonra ayakta duracak ne imkanı, ne ümidi vardı.
Yatağından boyası dökülmeye başlayan tavanını izlemek yeni bir alışkanlık haline gelmişti. Bir yol ayrımında olduğunu biliyordu. Hayatının sonunda olduğunu kabul ederse yattığı yerden ölümü bekleyecekti. Ama eğer kendini her şeyin daha yeni başladığına inandırırsa… Bir inandırırsa, kurtuluşu bulacağına inanıyordu. İnanması gerekti. Fakat neye inanacaktı, nasıl inanacaktı? Tutmayan eylemlerine mi, giderek zayıflamaya başlayan vücuduna mı inanacaktı? Kapının arkasından konuşanlar ona inanıyor muydu ki? Düşünceleri içinde boğulup kendini uykuya vermek üzereyken bahçeden sesler duydu.
Kuş sesleri… hayatının kapanmış gibi gelen sayfalarından yükselen bir melodi… Günlerdir duymadığı bu sesleri neden şimdi fark ettiğini sordu kendine. Başını yavaşça pencereye çevirdiğinde fark etti: günlerdir dünyası yatağından, tavanından ve ara sıra açılıp kapanan kapıdan oluşuyordu. Kendini karanlık kutusuna hapsetmiş, dış dünyaya, renklere, kuşlarına tüm algılarını kapatmıştı. Kendinden utandı. Hayatı boyunca dökük bir tavanla arkadaş olma fikri artık kabul edilemez geliyordu. Dünya yaşıyordu. Yaşamdan kopmak, hayatının sonuna geldiğini düşünmek kuşlar öterken mümkün değildi.
Bekledi. Evrenden bir işaret bekledi. Bir maratonun başındaydı, zorlu olacaktı, engeller vardı, düşüp kalacaktı… Ama tüm bunları düşünmek düdük sesini duyduktan sonra önemsiz hale gelecekti. Gözlerini kapadı. Düdük sesini görmek değil, duymak istiyordu. Kapı çaldı,
“Günaydın Frida’cığım! Bugün kendini daha iyi hissediyor musun? Sana bir buket çiçek var, ünlü bir ressamın gönderdiğini söylediler.”
Gözlerini kısıp çiçekleri loş ışıkta daha iyi görmeye çalıştı. Karışık bir buket… Odaya girmesiyle ortamın kokusu değişmişti. Taze kesilmiş olduklarını düşündü Frida, aynı bahçesindekiler gibi kokuyordu. Çiçekleri baş ucundaki masaya bırakan kadına teşekkür etti. Ünlü bir ressam deyince aklına sadece bir isim geliyordu. Yorgunlukla gözlerini kapattı, kokular, renkler, ressam ve artık duyabildiği kuş sesleri bilinçaltında birbirine karışıp uyumasını engelliyordu. Beklediği işaretin ona artık uykudan uyanmasını söylediğini düşündü. Yatağında doğruldu. Yeniden gözlerini kapattı.
Elinde bir fırça, önünde bir tuval ve karşısında çiçeklere bürünmüş kendisi vardı. Şaşırdı, kim hangi ara bitirmişti bu resmi? Boyalar neden yatağının üstündeydi? Ortam sessizdi, kendi nefes alış verişini duyuyordu ve bu ona bir an tuvaldeki resmin yaşadığını düşündürmüştü. Renkler içindeki Frida nefes alıp veriyor, dünyanın sonunda değil, bir maratonun başında olduğunu hatırlatıyordu.
Ortamın sessizliğini yavaşça yükselen bir vızıltı bozdu. Masanın üstündeki buketten geliyordu. Bir çiçeğin kat kat kırmızı yapraklarının arasından çıkmaya çalışan bir arıydı. “Çiçekler gerçekten tazeymiş.” diye düşündü Frida. Arı yalpalayarak ve sallanarak uçup yükseldi. “Küçücük, güçsüz ayaklarınla çalışıyorsun…”
Arı bir şekilde kendine geldi ve aralık bırakılmış pencereden çıkıp uzaklaştı. Frida’nın düşünceleri aniden bir araya toplandı. Kafasındaki bulunmaz bilmeceler çözüldü ve tuvalinin arkasına kendini her baktığında gülümsetecek bir cümle yazdı,
“Ayaklar, uçmak için kanatlarım varken sizi neden arayayım?”
