Kapıyı yavaşça kapatıp çıktı. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Eğilip bağcıklarını bağladı. Yıllardır aynı kelebek şeklini veriyordu bağcıklarına, yine aynısını yaptı. Parmaklarıyla ipleri döndürüp düğüm atarken onu kapının öbür tarafına, kapının arkasına bağlayan ipleri ve boğazındaki düğümü düşünmedi. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Bir kaç adım attı, asansörün kırmızı düğmesine bastı. Beklemeye başladı. Üst katlardan birinde bir kapı açıldı, alt katlardan birinde bir kapı kapandı ve iki zil birbiri ardınca çaldı. Asansör geldi, bindi ve kapı kapandı. Asansör aşağı inmeye başladı. Asansörle beraber o da düştü. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Binadan çıkıp otobüs durağına yürümeye başladı. Son 10 yıldır hiç değişmeyen sokağın bir ucundan diğerine geçti. Aralarından çiçekler fışkıran kaldırımları adımladı. Ayakları altında iki beyaz ve üç sarı çiçek ezildi; bir de karınca yuvası dağıldı. Fark etmedi. Kendi kendini ezdiğini de fark etmedi. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Durakta üç kişi daha vardı, ikisi ondan büyük, biri küçük. Küçük olanın sırtında okul çantası, kulağında kulaklık ve elinde yarısı yenmiş bir tost vardı. Tost kaşarlıydı, çantası mavi. Ağır görünüyordu çocuğun çantası, kendi yarısı boş çantasına baktı. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Tabeladan otobüs saatlerine baktı tekrar. Sonra da kolundaki saate. Otobüs geç kalmıştı, o da hep geç kalmıştı. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Bekledi, etrafa bakındı, otobüs geldi. Otobüse bindi, oturacak yer bulamadı, boyasının yarısı dökülmüş bir direğe yaslandı. Otobüs hareket etti, dengesini kaybetti, düşeyazdı. Kendi düşürdüğü ve kaybettiği şeyleri umursamadı. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
Durakta durdu otobüs, iki kişi indi, binen olmadı. Boşalan yerlerden birine oturdu. Başını cama yasladı, ayakkabısının tabanına sakız yapıştı, ayağını yere yapıştırdı, çekip kurtaramadı. Zaten kendini de hiç kurtaramamıştı, kaçmaktan başka bir şey gelmemişti elinden. Sanki hiç yaşanmamış gibi.
